Araştırmacı Yazarlar | Yazarlar

KERBELA VE MUHARREM ON

16 Ekim 2018, 13:18

                   KERBELA VE MUHARREM ON

                 Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

   Kerbela Olayı nasıl gerçekleşti?

 Kerbela Vakası, Hz. Muhammed'in sevgili torunlarının Irak'ın Kufe kenti yakınlarında Hicri takvime göre 10 Muharrem 61 tarihinde şehid edilmesi olayına verilen isimdir .

   Kerbela olayı Sünniler ve Aleviler arasında hangi açılardan farklı algılanıyor?

   Sünniler olayı temel İslam tarihi kaynaklarının yansıttığı ya da yansıttığına yakın biçimde anlarken Aleviler Şii etkiye bağlı olarak belli ölçüde mitolojik unsurlar katarak tasavvur etmişlerdir. Mesela Aleviler'e göre Hz. Hüseyin ağabeyinin tavsiyesini hatırlayarak aşuradan bir gün önce kızıyla, ağabeyinin oğlu Kasım'ı evlendirmiştir. Sünniler'e göre olayın baş sorumlusu Yezid'dir. Olayı biraz daha detaylı inceleyenlere göre ise aynı zamanda Yezid'in emrini uygulayan Kufe valisi İbn Ziyâd ve Hz. Hüseyin'in üzerine yürüyen askeri birliğin komutanı Ömer b. Sa'd'dır. Aleviler'e göre ise Yezid'i veliahd tayin ettiği için olayın kökü Muaviye'ye kadar uzanır. Olayın yorumu da farklıdır. Sünnilere göre olay Yezid'in siyasi rakip olarak gördüğü Hz. Hüseyin'i biata zorlaması ve saf dışı bırakması iken Alevilere göre olay Yezid'in İslam'ı yok etme planı, Hz. Hüseyin'in şehadeti de buna kanıyla dur demesidir. Olayın "yâd" edilmesiyle ilgili farklılıklara gelince bu herkesçe görülmektedir. Sünniler ferdi planda Hz. Hüseyin'e üzüntü duyarken Aleviler kolektif olarak ve kurumsal biçimde yas tutmaktadırlar.

   Sünni kaynakların anlatısı tamamen doğru ve eksiksiz kabul edilebilir mi?

   Olay çok dramatik, dramı yaşayan da Peygamber'in torunu Hz. Hüseyin olduğu için tarih kaynaklarına değişik oranlarda "duygu" katılmıştır. Her hangi bir mezhebî kimliğin söz konusu olmadığı temel İslam kroniklerinde bile karşılıklı uzun konuşmalara yer verilir. Bunların gerçekten o gün yapılan konuşmalar mı olduğu, yoksa sonradan mı düzenlendiği ihtimali gelir insanın aklına, bunları okuyunca. Ama bazı toplum kesimlerinde sıklıkla okunan Kumru, Hadikatü's-süedâ gibi eserlerde uydurmalar oldukça çoktur.

   Anma ritüellerinde de bariz farklılıklar var.

   Esasında Sünnilerde genel anlamda "Kerbelayı anma" ritüelinden bahsetmek zordur. Sınırlı olarak bazı tasavvufi çevreler olaya ilgili özel programlar yapar, Hz. Hüseyin için mersiyeler okurlar. Söz gelimi Ehl-i beyt ve Hz Ali sevgisi keskin olan sufî çevrelerde Muharremde dokunaklı mersiyeler okunur, İmam Hüseyin için göz yaşı akıtılır. Fakat bu Sünnilerin Kerbela Olayına ilgisiz kaldıkları biçiminde de yorumlanmamalıdır. Tarih boyunca birçok Sünni edip, şair Kerbela üzerine yazılar yazmış yahut mersiyeler kaleme almıştır. Ve Kerbela olayı anlatıldığı veya hatırlandığı zaman her Sünni samimi olarak Hüseyin'in yanında yer almıştır. Ama Sünnilere göre İslam'da kolektif matem olmadığı için Hz. Hüseyin'e olan acı duyma ferdi planda kalmıştır.

   Alevilerde Kerbela'yı anmak daha özel bir anlam taşıyor. Evet. İnsanlar o günlerde Hz. Hüseyin ile bütünleşir. Onun acısını iliklerine kadar hisseder, göz yaşı döker. Bu, günlük hayata da yansır. Söz gelimi, ele bıçak ve keskin alet alınmaz. Su içilmez, tatlı yenilmez, eğlenilmez. Hatta erkekler traş olmaz. Düğün yapılmaz. Müzik dinlenilmez. Gülünmez. Mümkün olduğunca üzüntü dolu bir hal içinde bulunulur. Diğer taraftan Aleviler Muharremin on iki günü "matem orucu" adı verilen oruç tutar. On üçüncü günü aşure kaynatarak İmam Zeynel Abidin'in kurtuluş sevincini paylaşırlar.

   Bu nasıl bir oruçtur? Bizim ramazan orucuna benzemez sanırım.

   Bu çok özel bir oruçtur. Dediğiniz gibi Ramazan orucundan farklıdır. Yöreler ve ocaklar arasında değişik uygulamalar bulunmaktadır. Sahur ve iftar gibi kelimeler kullanılmaz. Sahur yerine "ağız mühürleme", iftar yerine de "oruç açma" deyimlerine yer verilir. Ağız mühürleme gece en geç 12 civarında tamamlanmalıdır. Oruç açma ise gün batımıyla gerçekleşir. Her oruçta Hz. Hüseyin'in acısı hatırlanır. Söz gelimi niyet şöyle yapılır: "Bism-i şah... Allah Allah... Hak-Muhammed-Ali aşkına... İmam Hüseyin'in susuzluk orucu niyetine... Ehl-i beyt'in şefaati hakkına... On İki İmam aşkına oruç tutmaya niyet eyledim. Hak dergahında kabul etsin..." Sünniler'in aşurada tuttukları iki veya üç günlük orucun ise Kerbela olayı ile ilgisi yoktur. 

   Neyle ilgisi vardır?

   Hz. Peygamber Medine'ye geldiğinde, aşura günü Yahudiler'in Musa'nın kurtuluşu dolayısıyla oruç tuttuklarını öğrenmiş, "Biz Musa'nın sünnetini yerine getirmeye Yahudilerden daha layığız" demiş, hem kendisi hem de ashap oruç tutmuştur. Ancak Yahudilere muhalefet olmak üzere bir gün öncesi veya sonrasıyla iki gün yahut aşurayı ortalayarak üç gün oruç tutulmasını emretmiştir. Ramazan orucunun farz kılınmasıyla, bu oruç sünnet yahut müstehap sayılarak tutulagelmiştir.

   Biraz evvel İslamda kollektif matem geleneği yok demiştiniz. Yas tutmak dinen haram mıdır?

   Üzülmek insanî bir duygudur. Hz. Peygamber küçük oğlu İbrahim vefat ettiği zaman ağlamış, kendisini yadırgayanları yadırgayarak, gözden yaş akıtmanın normal olduğunu fakat Allah'ın takdirini de tenkit etmediğini beyan etmiştir. Ancak İslam "yaka paça yırtarak ağlamak, döğünmek, saçları yolarak yahut yüze toprak saçarak ağlamak" gibi uygulamaları yasaklamış, Hz. Peygamber hadislerinde çok açık bir şekilde bunların "cahiliyye adetleri" olduğunu ifade etmiştir. Sahabe Hz. Ömer şehit edildiğinde yas tutmamıştır. Hz. Ali şehit edildiğinde çocukları yas tutmamıştır. Geçmişte Zekeriya peygamber Yahya peygamber gibi peygamberler çok ağır işkencelere maruz kalarak şehit edilmiş fakat bunlara yas tutulmamıştır.

   Bu tavır, acıya karşı olgunluğu mu duyarsızlığı mı gösterir?

   Sünnilere göre, genel anlamda söylersek, Hz. Hüseyin'in yasını tutmamak ona yapılanı kabul etmek ya da ona üzülmemek anlamına gelmez. Tarihte Hz. Hüseyin'e yapılanı reva gören hiçbir Sünniden söz edilemez. Nice Sünni alimler vardır ki aşurada gözleri sel olup akmıştır. Hatta bir alimin şöyle söylediğini işittim: "Ben Hz. Hüseyin için o kadar göz yaşı dökmüşümdür ki hiçbir cem evinde o kadar göz yaşı dökülmemiştir."

   Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in hayat hikayeleri ne ölçüde doğru biliniyor?

   Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in hayat hikayeleri çok bilinmez, doğru. Haklarında yazılan eserlerin ne kadar sağlıklı olduğu da başka bir konudur. Daha açık söylemek gerekirse İslam tarihi kaynaklarında Hz. Hasan ve Hüseyin'in hayatları hakkında bilgiler sınırlıdır; bu iki güzide insanı çok öne çıkaran kesimlerin yazdıkları ise, yine tarihçilere göre güvenilir olmaktan uzaktır. 

   Hz Hasan ve Hz. Hüseyin hakkındaki bilgiler neden sınırlı? Onları yeterince önemsememişiz mi?

   Onları önemsemediğimizi söyleyemeyiz. Sünni, Şii, Alevi-Bektaşi vb. bütün Müslümanlar Hz. Hasan Ve Hz. Hüseyin'i içtenlikle sevmiş, onların isimlerini çocuklarına koymuş, dualarında onların isimlerini anmış, kültürel hayatlarına onlardan güzellikler katmıştır. Fakat onların hayat hikayeleri çokça anlatılır ve bilinir olmamıştır. Çünkü sahabe Peygamber'in söz ve uygulamalarına dikkat kesildiği ve onları aktardığı için mesela Peygamber'in kızı Fatıma ile ilgili olarak da bilgiler sınırlı kalmıştır. Belki başka bir sebep de Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in birtakım siyasi mücadelelerde istismara konu edilmeleridir. Öyle ki bu çeşit kargaşalarda doğru ile yanlışlar birbirine girmiştir. Ama Hz. Peygamber'in onları mübarek sırtında gezdirmesi ve onlar hakkındaki müjdeli sözler hep hatırlanmıştır.

   Bu yüzden mi müslümanlar Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i dedelerinin sırtında gezen çocuklar olarak hayal ederler de, zihinlerinde onları bir türlü büyütemezler?

   Aynen öyle. Çünkü büyüdükleri zaman nasıl yaşadıkları ve ne yaptıklarına ilişkin çelişkili bilgiler çok. Şurası kesin ki Resulullah'ın yanında yetişmiş, onun ve ümmetinin dualarına nail olmuş kimseler olarak Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in iman, takva, ihlas ve ahlakta zirve şahsiyetler olduğunda hiçbir şüphe yoktur.

   Aralarında kaç yaş vardı? Öldüklerinde kaç yaşlarındaydılar?

   Aralarında bir yaş kadar fark var. Hz.Hasan Ocak 625 yılında, Hüseyin de Ocak 626 yılında doğdu. Hz. Hasan 44 yaşında, Hz. Hüseyin 54 veya 55 yaşlarında idi, şehit edildiklerinde. Kerbela'da katledilen Hüseyin'den çokça söz edilip, eşi tarafından öldürülen Hz.Hasan hakkında fazla söz edilmemesi, fazla anılmamasının nedeni? Neden Hz.Hüseyin yürek dağlar da, Hz.Hasan için aynı hüzün hissedilmez?

   Bence bu doğru bir soru. Şu da sorulabilir: Neden Hz. Hüseyin için ağlanır da şehit edilen babası Hz. Ali için ağlanmaz? Sanıyorum, önce şunu teslim etmek gerekir. Hz. Hüseyin'in dramında insanî duygulara dokunan boyutlar daha fazla. Söz gelimi, Hz. Hüseyin susuz bırakılmıştır. Hz. Hüseyin'in mubarek boğazı kesilmiştir. Hz. Hüseyin'in bedeni orada bırakılmış, baş önce Kufe'ye, sonra Şam'a, sonra başka yere götürülmüştür. Hz. Hüseyin bir anda değil, gün gün ölüme sürüklenmiştir. Hz. Hüseyin gözleri önünde kardeşlerinin, oğullarının, ağabeyinin oğullarının ve öteki yakınlarının şehadetini izlemiştir. Nihayet Hz. Hüseyin başta kız kardeşi, eşi olmak üzere diğer yakınlarının çoluk-çocukları yanında şehit edilmiştir. Hunharca, acımasızca, zalimce. Onun kesik başını hayal edebiliyor musunuz? Üstelik tamamen suçsuz yere? Bu yürek dağlamaz mı? Vah ki vah...

   Hz.Hasan binlerce Müslümanın hayatını kurtardı 
   Ama bu kadar vahşi unsur içermese de Hz. Hasan'ın hikayesi de az yürek burkucu değil...

   Haklısınız. Zehirlenerek şehit edilmek de az trajik değildir. Ama Hüseyin'in şehadetinde çok güçlü siyasi motifler var. Kufeliler hem onu davet etti, hem de yalnız bırakıp şehit edilmesine sebep oldular. Hz. Hüseyin için ilk toplu ağıtı da onlar yaptılar. Hz. Hasan'ın hanımı tarafından öldürülmesi daha sessiz bir şekilde olup bitti... Onun için de elbette vah ki vah...  Karısı onu niye öldürdü?

   Tarih kaynaklarına göre karısı Ca'de, Yezid b. Muaviye ile evlendirilmek vadiyle kandırıldı. O da yemeğine zehir koyarak onun şehadetine sebep oldu. Entrika içinde entrika.

   İslam tarihi açısından Hz.Hasan'ın yeri nedir?

   İslam tarihi açısından Hz. Hasan'ın çok özel yeri vardır. Sahih hadis kaynaklarında Hz. Peygamber'in onun hakkında şöyle söylediği ifade olunur: "Allah bu oğlumun eliyle iki toplumun arasını ıslah edecektir." Gerçekten de böyle olmuştur. Babası Hz. Ali yaralandığında şehadetinden önce, "Oğlun Hasan'a biat edelim mi" diye sorulmuş, tarih kaynaklarına göre, o, "Bu konuda evet de demiyorum, hayır da" mealinde cevap vermiştir. Bununla birlikte, insanlar Hz. Ali'den sonra ona biat etmiş, o da altı ay kadar hilafette kalmıştır. Daha sonra ilk iki halife ve üçüncü halifenin ilk altı yılından itibaren fetihlerin durduğunu, müslümanların birbirleriyle uğraştığını düşünmüş, ordusundaki yorgunluk ve isteksizliği de yakından müşahede etmiş, yaptığı görüşmelerden sonra belli şartlar dahilinde anlaşma imzalayarak Muaviye lehine hilafetten çekilmekte büyük fayda görmüştür. Böyle de yapmıştır. Bu büyük bir hayra vesile olmuş, müslümanlar birbirinin kanını akıtmaktan kurtulmuş, yeniden fetih faaliyetleri başlayarak İslam gönüllerde ve coğrafyalarda yayılmaya devam etmiştir.

   Peygamber efendimiz torunları hakkında ne gibi değerlendirmelerde bulunmuş?

   İkisini de candan sevmiş, ikisini de öpüp koklamış, ikisi hakkında da övücü, müjdeli sözler söylemiştir. Söz gelimi, "Hasan ve Hüseyin, benim dünyada kokladığım iki çiçeğimdir" buyurmuştur. Başka bir sözünde ise "Allah'ım! Ben, bunları seviyorum. Sen de bunları sev" demiştir. Yine her ikisi için "Bunlar cennet gençlerinin efendisidir" buyurmuştur. Bununla birlikte, Hz. Hasan hakkında, Allah'ın onun vasıtasıyla iki toplumu ıslah edeceğini bildirmiştir.

   İki toplumdan kasıt, Muaviye ve kendi yandaşları ise, sonraki hadiselere bakarak ıslah oldukları söylenebilir mi?

   Hz. Peygamber'in bu hadisi ile işaret ettiği ıslah "barış"tır. Gerçekten o zaman Müslümanlar Şam ordusu ve Kufe ordusu diye ikiye ayrılmıştı ve Hz. Hasan'ın fevkalade sağlıklı tutumuyla iki Müslüman grup aralarında sulhu gerçekleştirdiler. Sonraki hadiseleri kendi bağlam ve şartlarında ele almak gerekiyor. Hz. Peygamber'in torunları hakkındaki değerlendirmelerine devam edersek, yine O, hadis tekniği bakımından daha düşük sıhhattaki bir beyanında, Cebrail'in kendisine gelerek, ümmetinden bir topluluğun Hz. Hüseyin'i şehit edeceğini haber verdiğini ifade etmiştir.

   İslam alimleri Hz. Peygamber'in torunlarına olan bu sıcak ilgisini dede-torun ilişkisine bağlamamış, olayın onun peygamberlik görevi ile ilgili boyutunun bulunduğunu belirtmişlerdir. Onlara göre bu, Hz. Peygamber'in onlara dua etmesi, bu vesileyle onların ve onların soyundan gelecek temiz insanların İslam'a yapacakları hizmettir. Gerçekten tarih boyunca Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in soyundan gelen pâk insanlar İslam'ın yayılması ve gelişmesine büyük katkı yapmışlardır. Dünyanın dört bir tarafındaki seyyitler, şerifler bunun delilidir.

   Peygamberimizin soyu Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in hangi evlatlarından bugünlere geliyor?

   Hz. Hasan, bilindiği kadarıyla çok evlenmiş, çok sayıda çocuğu olmuştur. Hz. Hüseyin'in ise soyu oğlu Zeynelabidin'den devam etmiştir. İnsanlar soylarının Peygamber soyu ile ilişkili olması için Peygamber soyundan gelenlerle evlenmeye can atmış, böylece nesl-i pâktan gelenler hızla artmıştır. Çok geçmeden Hz. Hasan'ın soyundan gelen şerifler ile Hz. Hüseyin soyundan gelen seyyitler Yemen'den Horasan'a, Kuzey Afrika'dan Anadolu'ya kadar hemen her bölgeye dağılmıştır. Bunların ferdi olarak İslam'a gönülden bağlanmış, ama aynı zamanda soy bakımından İslam peygamberinin soyundan geldikleri için bu bağlılıkları daha güçlü ve daha içtenlikli olmuştur. Hasan ile Hüseyin, iki kardeş arasında nasıl bir ilişki vardı? Aralarında siyasi bir çatışma oldu mu? 
   Tarih kaynaklarının bize intikal ettirdiği bilgiler göre iki kardeş arasında olumsuz gelişmeler meydana gelmemiştir. Hz. Hüseyin babasının vefatından sonra ağabeyine tabi olmuştur. Fakat, sanıyorum iki kardeşin tabiatı farklı idi. Hz. Hasan daha rasyonel Hz. Hüseyin yanı sıra duygusal idi. Söz gelimi, Hz. Hasan Muaviye lehine hilafetten çekildiğinde Hz. Hüseyin bunu doğru bulmadı. Ama ağabeyine karşı sesini de çıkarmadı. Hz. Hasan'ın biyografisini yazanlar onun zeki, cömert ve riske girmekten kaçınan bir kişiliğe sahip olduğunu, Hz. Hüseyin'in ise zekası, takvası, tevazuu yanında risk almaktan kaçınmayan bir yaratılışta olduğunu ifade ederler.

   Kerbela Nedir?
   Hz. Hüseyin Mekke'de bulunduğu günlerde halk kendisini ziyarete geliyor, hatırını soruyordu. Bunlar, Umre yapmak için Mekke'de bulunan civar bölge insanlarıydı. Bu arada Kabe'nin yakınından ayrılmayan, gün boyu orada namaz kılıp, tavaf eden İbn Zübeyr de diğer ziyaretçilerle birlikte kendisini görmeye geliyordu.
   Hz. Hüseyin, İbn Zübeyr için o sırada en önemli kişiydi. Çünkü Hüseyin Mekke'de bulunduğu sürece, Hicazlılar İbn Zübeyr'e bîat etmezdi.
   Öte yandan Muâviye'nin ölümü ile Yezid'e bîat edildiği haberi Küfe'de duyulunca, halk Yezid hakkında ileri geri konuşmaya başladı. Şiîler ise, ileri gelenlerinden Süleyman b. Surad'ın evinde toplanarak durum değerlendirmesi yaptılar. Buradaki toplantıda Hz. Hüseyin'e, kendisine bîat etmek için davet mahiyetinde mektup yazmaya karar verdiler. Neticede yüz elliye yakın mektup gönderildi. Bu mektupları alan Hz. Hüseyin Kûfelilere şöyle bir cevap yazdı:
   «Ne yapmak istediğinizi anlıyorum. Şimdi size kardeşim, amcamın oğlu ve güvendiğim akrabam Müslim b. Akıl'i gönderiyorum. Oraya vardıktan sonra sizin durumunuz ve düşünceniz hakkında bana mektup yazmasını söyledim. Eğer bütün halkın ve ileri gelenlerin düşüncesi bana yazılan düşünceler etrafında birleşiyorsa, yakında size gelirim. Yemin ederim ki, halife Kur'an'la amel eden, adaletten ayrılmayan, hak dini yaşayan bir kimseden başkası olamaz.»
   Sonra Hüseyin, Müslim b. Akîl'i çağırarak Kûfe'ye gitmesini söyledi. Allah'ın yolundan ayrılmamasını, bu meseleyi gizli tutmasını tenbih etti. Eğer halk birlik olmuşsa en kısa zamanda durumu kendisine bildirmesini istedi. Müslim, Kûfe'ye doğru yola çıktı. Bu esnada Küfe valisi, Numan b. Beşir idi. Müslim, Küfe'ye. varınca Şiîler kendisine
gelip gitmeye başladılar. Bu durumu haber alan Numan, minbere çıkarak, kısa bir konuşma yaptı. Aslında mutedil, iyilik sever birisi olan Numan şöyle diyordu:
   «Ey müslümanlar! Fitne ve ayrılıkta yarışmayın. Çünkü bunlar insanlann yok olmasına, kan dökülmesine ve malların yağma edilmesine yol açar. Şunu biliniz ki ben ancak benimle savaşanlarla savaş edip, bana saldıranlara karşı saldıracağım. Sizin uyuyanınızı uyandırmayacak, şüphe, zan ve delilsiz hiç kimseyi cezalandırmayacağım. Fakat siz durumunuzu açıkça ortaya koyar, biatinizi iptal eder, halifenize baş kaldırırsanız yemin ederim ki, kabzası elimde olduğu sürece kılıcımı kafanıza indiririm. Sizi benden kimse kurtaramaz ve yardım edemez. Umarım ki içinizde hakkı görebilenlerin sayısı yanlış fikirli olanlarından çoktur.»
   Numan bu konuşmayı yapınca, orada bulunan Emevî taraftarı biri ayağa kalkarak, «Bu kargaşayı ancak cesur biri önler. Sizin bu görüşlerinizi ancak zayıf kimseler ileri sürerler» diye çıkıştı. Numan, bu adama, «Allah'ın yolundan ayrılmamış zayıf bir insan olmak, benim nazarımda Allah'a karşı gelmiş güçlü biri olmaktan daha iyidir» diye cevap verdi ve minberden indi.
   Daha sonra bu adam Yezid'e bir mektup yazarak, Müslim b. Akîl'in geldiğini, halkın ona bîat etmeye başladığını bildirdikten sonra şunları ilâve etti:
   «Eğer Kûfe'yi gözden çıkarmadınızsa, oraya güçlü, emrinizi yerine getirecek ve sizin düşmanlarınıza karşı aldığınız tedbirleri alabilecek bir kimse gönderiniz. Numan zayıf bir insandır.»
   Bunun üzerine Yezid, Numan'ı görevinden aldı ve onun yerine Basra valisi olan Ubeydullah b. Ziyad'ı getirdi. Yezid'in Müslim'i yakalayıp idam etme veya sürgüne gönderme emriyle Kûfe'ye gelen Ubeydullah halkı toplayarak onlara şu konuşmayı yaptı:
   «Halife beni şehrinize vali ve haraç işlerinize memur tayin etti. Bana mazlum olanınıza iyilik etmeyi, yoksullarınızı doyurmayı, devlete itaat edene iyi muamele etmeyi, âsi ve fitnecilere karşı katı davranmayı emretti. Ben burada onun emrini uygulayacak, isteklerini yerine getireceğim. İyilerinize karşı müşfik bir baba, itaat edenlerinize karşı bir özkardeş gibi davranacağım. Kılıç ve kırbacım emrimi kabul etmeyen, bana karşı çıkanların üstünde olacaktır. Artık herkes dilediğini yapabilir.» diyerek sözünü bitiren vali ayrıca minberden inerken şu tehdidi de savurdu: «Bana içinizde bulunan yabancıları,
   Şiıleri, Haricîleri, fitne ve ayrılıkçıları yazıp bildireceksiniz. Kim bunların listesini verirse kurtulur. Bildirmeyenler ise kendi ailesinden herhangi bir muhalif ve başkaldırma çıkmayacağına dair bize garanti vereceklerdir. Bu iki şıktan birini yapmayandan sorumlu değiliz. Bu, onun mal ve can dokunulmazlığı kalkar, demektir. Eğer herhangi birinizin evinde bize bildirilmemiş bir halife muhalifi yakalanırsa o evin sahibi evinin kapısında asılır.»
   Müslim, İbn Ziyad'ın yaptığı konuşmayı haber aldıktan sonra Hânî b. Urve'nin evine sığındı. Ev sahibi olsun, Müslim olsun bu durumu istemeye istemeye yaptılar. Şiîler bu defa oraya gelip gitmeye başladılar. Müslim'in orada kaldığım öğrenen İbn Ziyad Hânî'ye haber gönderip, makamına getirtti ve: «Ben onun sağ kalmasını istiyorum. O ise beni öldürmek istiyor. Seni kim murad'dan salıverdi ise ancak o affeder» şeklinde bir şiirle karşıladı. Hânî, «Mesele nedir?» diye sorunca şu açıklamayı yaptı: «Ey Hânı! Evinde halife ve müslümanlar için düşünülen şeyler nedir? Müslim'i getirip evine alıyor, ona silâh ve asker topluyorsun. Bunların gizli kalacağını mı sanıyorsun?» Hânî bu sözlere
itiraz edemedi. Bunun üzerine İbn Ziyad kendisinden Müslim'i teslim etmesini istedi. Fakat Hânî, halkın kınamasından çekindiği için bunu kabul etmedi. İbn Ziyad'ın emriyle tutuklanan Hânî, valinin sarayında hapsedildi. Bu durumu öğrenen Müslim adamlarına -aralarında parolaları olan- «Fa Mansur!» diye bağırdı.
   O güne kadar Müslim'e bîat edenlerin sayısı on sekiz bin kişi olup bunlardan sadece Müslim'in bulunduğu ev etrafında nöbet tutanlar dört bin kadardı. Halk Müslim'in etrafına toplandı. Halkı ayaklandırıcı bir konuşma yapan Müslim valinin sarayına doğru hareket etti. Cami ve sokaklar insanlarla dolup, taşıyordu. Bu arada valinin yanında otuz muhafız, yirmi kadar Kûfeli eşraf ailesi ve kölelerinden başka kimse yoktu. Eşrafla bir görüşme yaptı ve daha sonra Kesîr b. Şihab'ı çağırarak kendisine bağlı adamlarıyla harekete geçip halkı Müslim'in etrafından koparmasını söyledi. Muhammed b. Eş'as'a da kendisine bağlı kimselerle ortaya çıkıp, kendilerine katılanların kurtulacağını ilân etmesini emretti. Diğer bir kısım eşraftan da aynı şeyleri istedi. Birkaç kişiyi ise yanında alıkoydu. Eşraf valinin emrini hemen yerine getirdi. Bu arada sarayda kalanlar da halkın karşısına geçerek devlete bağlı olanların korunacağını söylediler. İsyancıları tehdit ettiler. Bu durumu gören halk dağılmaya başladı. Öyle bir dağılma oldu ki, camide Müslim'in yanında sadece otuz kişi kalmıştı. Nereye gideceğini şaşıran Müslim kaçarak bir yere gizlendi. Fakat gizlendiği yeri öğrenen vali, Muhammed b. Eş'as'ı göndererek yakalatıp getirtti. Müslim yakalanınca Muhammed'e şöyle dedi:
   «Görüyorum ki şu anda beni koruyamazsın. Fakat acaba bir elçi gönderip Hüseyin'e durumu bildirmesini, benim namıma ona, geri dönmesini, Küfelilere aldanmamasını, çünkü bunların onun babasına neler yaptıklarını söylemesini sağlayabilir misin?»
   Muhammed, Müslim'in bu isteğini yerine getirdi. Valinin huzuruna getirilen Müslim
orada öldürüldü. Daha sonra da Hânî öldürüldü.
   Öte yandan Mekke'de bulunan Hüseyin artık Kûfe'ye gitmeye iyice karar vermişti. Amr b. Abdurrahman b. Haris gelerek kendisine şöyle dedi:
   «Duyduğuma göre Irak'a gidiyormuşsun. Ben şahsen halifenin valisi, memurları ve hazinelerinin bulunduğu bir şehre gitmeni senin için mahzurlu görüyorum. Bugün insanlar paraya tapar hale gelmişlerdir. Sana yardım edeceğini vadedenlerin seni öldürmesinden korkarım.»
   Hüseyin, Amr'a teşekkür etmekle yetindi. Daha sonra İbn Abbas da geldi: «Halk senin Irak'a gideceğini söylüyor. Bana ne yaptığım açıklar mısın?» dedi. Hüseyin, «Şu bir-iki gün içinde gideceğim» diye cevap verdi. İbn Abbas sözünü şöyle sürdürdü: «Allah böyle bir şey yaptırmasın. Bana söyler misin, sen başlarındaki valiyi öldürmüş, memleketlerine sahip olmuş ve düşmanını kovmuş bir millete mi gidiyorsun? Eğer böyle bir şey yapmadıklarına inanıyorsan, git. Yok eğer savaşa çağırıyorlarsa, seni aldatmalarından, cayıp sana karşı çıkarak, yalnız bırakmalarından, hattâ sana karşı ayaklanarak en fena kötülüğü işlemelerinden korkarım.»
   Hz. Hüseyin: «Düşüneyim, bakalım ne olacak» diye karşılık verdi. O gün gidip ertesi gün yine gelen İbn Abbas bu defa şöyle diyordu:
   «Amca oğlu, kendimi sabretmeye zorluyorum, ama sabredemiyorum. Eğer düşündüğünü yaparsan başına bir felâket gelmesinden korkuyorum. Iraklılar dönek insanlardır. Onlara sakın yaklaşma. Burada kal, sen Hicazlıların efendisisin. Eğer Iraklılar sana yazdıkları gibi gerçekten seni istiyorlarsa, sen de onlara yaz, önce memleketlerinden valilerini ve düşmanlarını çıkarsınlar, ondan sonra git. Şayet illâ gitmek istiyorsan, Yemen'e git. Orada farklı topluluklar var. Yemen geniş bir yerdir. Ayrıca orada babanın taraftarları da vardır. Bir tarafa çekilir, mektuplar yazar, halka gönderir, elçi ve propagandacılarını yayarsın. O zaman belki istediğin ortam doğabilir.»
   Hz. Hüseyin bu sözleri kabule yanaşmıyordu. İbn Abbas şöyle devam etti: «Şayet gitmekten vazgeçmiyorsan kadın ve çocuklarının gözü önünde şehit edilmenden korkarım. İbn Abbas'ın bu uyarıcı sözleri Hüseyin'e hiç tesir etmedi.
   Daha sonra hanım ve çocuklarını alarak yola çıktı. Yolda şair Ferezdak'la karşılaştı. Geldiği tarafta halkın ne durumda olduğunu sordu. Ferezdak şu cevabı verdi: «Halkın gönlü senin yanında, ama kılıçları Emevıler'i destekliyor. Kader gökten geliyor. Allah ise dilediğini yapıyor.»
   Yolda ayrıca, Abdullah b. Cafer'den dönmesi için Allah adına and veren bir mektupla, Medine valisi Amr b. Saîd'den dönmesini ve kendisini koruyacağını ihtiva eden bir başka mektup geldi. Bu iki mektuptaki isteği de reddeden Hüseyin yoluna devam ediyordu. Yolda bir ara Abdullah b. Muti' ile karşılaştı. Abdullah and vererek içinde bulunulan nazik durumu hatırlattı ve şöyle dedi: «Eğer Emevîler'in sahip oldukları halifeliği ele geçirmek istiyorsan, seni öldürürler ve artık ondan sonra çekinecekleri hiç bir kimse kalmaz. Ne olur, İslâm'ın, Kureyş'in ve Arapların hatırı için bunu yapma, Kûfe'ye gitme, Emevîler'le karşılaşma!»
   Fakat Hz. Hüseyin yoluna devam etmekten başka bir fikre yanaşmıyordu. Sa'lebîye denilen yere gelince, orada Müslim b. Akîl'in öldürüldüğü haberi duyuldu. Beraberinde bulunanlardan bazıları, «Allah için buradan geri dön, Kûfe'de senin yardımcın ve taraftarın yoktur. Hattâ onların sana karşı tavır almış olmalarından korkarız» dediler.
Müslim'in çocukları ileri fırlayarak şöyle dediler: «Ya intikamımızı alırız veya babamız gibi şehit oluruz. Ama asla geri dönmeyiz.»
   Akabe girişine varıncaya kadar yola devam ettiler. Orada karşılaştıkları bir Arap da şöyle dedi: «Allah için dönünüz. Vallahi kılıç ve mızrakların üstüne doğru gidiyorsunuz. Şayet o, gelmen için sana haber gönderenler, savaşa girmeni önleyip, işleri düzene koymuş olsalardı ve sen de o zaman gelmiş olsaydın buna bir diyecek olmazdı. Fakat bu durumda bana kalırsa yapılacak tek şey dönmektir.»
   Hz. Hüseyin ve beraberindekiler Şiraf'ı terkeder etmez, Hurr b. Yezid komutasında bin kişilik bir süvari birliğiyle karşılaştılar. Hüseyin şöyle dedi:
   «Ey insanlar! Allah da biliyor, siz de biliyorsunuz ki, ben buraya, sizin gönderdiğiniz mektup ve elçiler üzerine geldim. Halifeniz olmadığını, benimle durumunuzun düzeleceğini yazmıştınız. Eğer bana verdiğiniz sözlerinizde duruyorsanız, şehrinize girerim. Aksi halde sözünüzü yerine getirmez ve benim gelişimden dolayı rahatsız olursanız geldiğim yere geri dönerim.»
   Kimseden bir ses çıkmayınca Hurr cevap verdi: «Sizinle karşılaştığımızda bir an bile beklemeden sizi yakalayıp, Kûfe'ye Ubeydullah b.Ziyad'a götürmemiz emredildi.» «Ölüm bundan daha iyidir» diye söylenen Hz. Hüseyin, adamlarına, atlarına binmelerini, geri döneceklerini söyledi. Fakat Hurr bırakmıyordu. Hüseyin, «Anan seni kaybetsin, ne istiyorsun?» diye çıkışınca Hurr şöyle cevap verdi: «Senden başka biri bunu söyleseydi, kim olursa olsun aynı sözle mukabele ederdim. Fakat senin annenin adını kötü sözle ağzıma alamam. Olsa olsa ben onu en güzel şekilde anarım.»
   Sonra Hüseyin'in Medine'ye dönmesini önlemek için onu takibe başladı. Hüseyin kuzeye doğru yönelmiş, Ninova'ya ulaşmıştı ki, orada İbn Ziyad'ın kendisiyle savaşmak üzere göndermiş olduğu Ömer b.Sa'd b. Ebî Vakkas komutasında başka bir birlikle karşılaştı. Ömer, Hüseyin'e bir elçi göndererek oralara kadar niçin geldiğini sordurdu.
Hüseyin ise, Hemşehrileriniz bana kendilerine gelmem için mektuplar yazmışlardı. Onun için gelmiştim. Eğer şimdi istemiyorlarsa geri dönerim» diye haber gönderdi. Ömer'den bu haberi bildiren mektubu alan İbn Ziyad: «Şimdi, pençelerimizi uzattığımız zaman mı kurtulmak istiyor? Bu zaman kurtulma zamanı değil artık» şeklinde bir şiir söyledi ve Ömer'e bir mektup yazarak, Hüseyin'den Yezid için bîat almasını emretti: »Eğer Hüseyin bu teklifi kabul ederse mesele biter. Aksi halde orada bulunan tek su kaynağıyla alâkalarını kes ve onları susuz bırakarak muhasara altına al» diyordu. Hz. Hüseyin, kendisini bıraktıkları takdirde geldiği yere döneceğini söylüyordu. Burada Hz. Hüseyin'in Yezid'e bîat etmeyi kabul ettiğine dair dolaşan rivayetler doğru değildir. Hz. Hüseyin, Medine'ye dönmek istediğini bildirdiyse de karşı taraf onların dönmesini kabul etmiyor, İbn Ziyad'ın vereceği hükme razı olmalarını teklif ediyorlardı. Durum ne olursa olsun böyle bir şey de Hüseyin'in kabul edeceği bir istek değildi. Artık savaşmaktan başka bir yol kalmamıştı.
   H. 61 senesinin 10 Muharreminde (10 Ekim 680) iki taraf savaşa tutuştu. İçinde Suriyeli bir tek kişi bile bulunmayan Irak ordusu ile sayıları sekseni geçmeyen küçük topluluk vuruşuyorlardı. Çok geçmeden Hüseyin ve adamları şehit edildiler. Bu tarafın kaybı yetmiş iki kişiydi. Ömer'in ordusundan da seksen sekiz kişi ölmüştü.
   Hüseyin'in başını, kızları ve kardeşleri ile hasta olan oğlu küçük Ali'yi İbn Ziyad'a götürdüler. İbn Ziyad bunları Yezid'e gönderdi. Şam'a varılıp da bu haber Yezid'e ulaştırılınca, Yezid ağlayarak şöyle dedi:
   «Bana Hüseyin'i öldürmeden itaat ettirmenizi istemiştim. İbn Sümeyye'ye Allah lanet etsin. Hüseyin'le ben karşılaşsaydım , kendisini bağışlardım. Bütün bunlar neden oldu, biliyor musunuz? Hüseyin, şöyle demiş: 'Babam onun babasından, anam onun anasından, dedem de onun dedesinden daha üstündüler. Ben de ondan daha üstünüm. Halifeliğe ben ondan daha lâyıkım.' Babasının benim babamdan üstün olması meselesini Allah bilir. Her ikisi de Allah'ın huzuruna gitmişlerdir. Ayrıca halk, hakemlerin kimi üstün tuttuğunu da bilmektedir.
   Muhakkak ki anası Fâtıma, Rasûlullah'ın kızı benim anamdan daha üstündür. Dedesi de benim dedemden daha üstündür. İmanı olan kimse onun bu dünyada bir benzeri olduğunu düşünemez. Fakat son sözünü, kendi içtihadına göre söylemiş ve: 'De ki: Ey mülk sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden alırsın.'(Âl-i İmran Sûresi, 26. ayet) âyetini okumamıştır.»
   Sonra kadınların kendi evine alınmalarını emretti. Yezid ailesinden olan bütün kadınlar, teker teker gelerek acılarını paylaştılar. Daha sonra mal ve zînetlerinden ne kaybolmuşsa kendilerine bedelini ödediler. Yezid, bir ara Ali b. Hüseyin'i yanına getirtti, Medine'ye gitmeleri için gerekli hazırlığı yaptırdı ve orada herhangi bir ihtiyaçları olursa kendisine yazmalarını söyledi. Böylece İslâm tarihindeki bu elîm olay da arkasında silinmeyecek izler bırakarak kapanmış oldu. Allah CC selamı bereketi Rahmeti üzerinize olsun..
METİN ALKAN

                            EĞİTİMCİ YAZAR

 

Araştırmacı Yazarlar
 Araştırmacı Yazarlar internet sitelerinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları Araştırmacı Yazarlar Yayın Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz. Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.
ÖNCEKİ YAZILARI
ÖZEL RÖPORTAJ
CEMALEDDİN HOCANIN ARDINDAN..
CEMALEDDİN HOCANIN ARDINDAN..
Bizler Cemalettin Bal Hocamızın muvahhid bir mümin; Kur'an Hizmetkarı bir müftü olduğuna aynel-yakin şahidiz. Kur'an talebelerine verdiği önem, inşa ettirdiği Hafızlık Kurslarının işleriyle bizatihi ilgilenmesi, personelinin derdinde sıkıntısında varıyla yoğuyla koşan,kendisiyle uğraşan ona iftira edenlere dahi beddua etmeyen yine onları dualarıyla uğurlayan bir hocamız olduğuna şahidiz.
 
YAZARLARIMIZ
Y
Nurcan CANKORU
MENZİLE
Y
Metin ALKAN
GÖKLERİN VE YERİN ANAHTARLARI O’NUNDUR
Y
Mehmet GÖÇMEZ
ANMAK MI ANLAMAK MI
Y
SERDAR BOZDOĞAN
TARİH BİZİ ÇAĞIRIYOR BİZDE TARİHE YENİDEN ÇAĞ AÇTIRIYORUZ
Y
Pınar SÖNMEZ
AŞK BİR NOKTA
Y
Hatice BAŞKAN
KADINSIN
Y
Fatmanur KUŞ
SU GİBİ AZİZ OL EVLADIM
Y
Duygu Gürses DİKEN
MALINI BAĞIŞLAYAN ELBETTE KURTULUŞA ERMİŞTİR..
Y
Zeynep DEMİR
önce sela, sonra adın okunur minarelerden.
Y
Ayhan KÜFLÜOĞLU
Eşyayı gösteren Rabbimiz’in varlığı, o eşyadan daha zahir ve kesin
Y
Nur KABADAYI
Umut Ederek Yaşamak
Y
Büşra ŞENTÜRK
Sen Kaderim Misin
Y
Büşra Nur GECE
Mabede İsmet; Meryem'e Betül Sıfatı Yakışır...
Y
Merve DİKİCİ
TEVEKKÜL KIL
Y
Ebru ATA
KIYIYA İNSANLIK VURDU
Y
Mustafa KAYALI
ZAMAN VE MEKÂNDA KIBLEMİZ
Y
Türker ELMAS
NUR ve HAKİKAT AVCILIĞI
Y
Nagihan ZENGİN
Ademiyetten Kemaliyete İrfan Yolculuğu
Y
Öznur MACİT
bir b/akış bir yürüyüş (04,05,14 Eskici dergi yayınlandı)
 
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
Uygur Türkü kardeşlerimden dinlediklerim Fetö Frarisi Fuat Avni Lakaplı Aydoğan Vatandaşın Mesai Arkadaşı Mustafa Aydın Dosya Tv Neden Panikledi? NE OLDUYSA O KARARDAN SONRA OLDU Diriliş Postası Yazarı, Dosya Tv ve Oda Tv İş Birliği İle Ortaya Atılan Bir Kumpas Daha Deşifre Oldu!
 
KONUK YAZARLARIMIZ
K
İsmail GENÇ
İnsanız ve İnsanlığı Özlüyoruz
K
Emrah POLAT
Vahametlerle İmtihan ve Müracaat
K
Mehmed ESMER
Kubbetüs Sahra'yı tanıyacağız
K
Elif NİSA
Gerçekten İnsan Azar
K
Elif MUSLUOĞLU
Cemâli Bâ Kemâle Seyredelim
K
Fikriye AYYILDIZ
GAFLET
K
Merve YAĞMUR
ÖLMEDEN ÖNCE ÖLÜNÜZ
K
Fuat TÜRKER
Münafıklar Kavramıyorlar!
K
Hüray BOZBIYIK
TESETTÜRÜN VERDİĞİ HUZUR
 
VİDEO GALERİ
 
E-POSTA LİSTESİ
 
FOTO GALERİ
 
ANKET

Web Sitemize Nasıl Ilaştınız?




 

Sitemizde yayınlanan haberlerde basın ahlakına, hukuk ilkelerine, insan hak ve özgürlüklerine bağlı kalacağımıza söz veririz. Yazarlarımızın yazılarıyla ilgili her türlü sorumluluk kendilerine aittir. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz.

Adres : Sizde Araştırmacı Yazarlara Katılabilir Çalışmalarınızı Yayınlatabilirsiniz! arastirmaciyazarlar@gmail.com a Ad Soyad ve Yazar Resminizle birlikte gönderin değerlendirelim