Oryantalistlerin Hz. Peygamber Algısı

18 Mart 2016, 09:08
Oryantalistlerin Hz. Peygamber Algısı

Oryantalizm ; Din, dil, bilim, düşünce, sanat, tarih gibi alanlarda Doğu dünyasını inceleyen ve Doğu hakkında değer yargıları üreten Batı kaynaklı kurumsal faaliyetlerdir.

ilk olarak Avrupa ve Asya arasında değişken tarihsel ve kültürel ilişkiyi,

ikinci olarak XIX. yüzyılın ilk yarısından itibaren çeşitli Doğu kültürlerinin ve geleneklerinin incelenmesinde uzmanlaşmayı ifade eden Batı’daki bilimsel disiplini,

üçüncü olarak da dünyanın Doğu olarak isimlendirilen bölgesi hakkındaki ideolojikvarsayımları, imgeleri ve hayalî resimleri içerir.

1683’te oryantalist terimiyle Doğu veya Yunan kilisesinin bir üyesi kastedilmekteydi.

1691’de Anthony Wood, Samuel Clark’ı “bazı Doğu dillerini bilen kimse” anlamında orientalian olarak tanıtmaktaydı (Arberry, s. 8).

Terim, sömürgecilik dönemi Hindistan’ında Hint eğitiminin temelinin İngilizce olması gerektiğini savunan İngiliz taraftarları karşısında Hint kültürünü önerenleriadlandırmak için kullanılmıştır.

“Doğu araştırmalarında uzmanlaşmış kişi” mânasında oryantalist kelimesi İngilizce’de ilk defa 1779’da Edward Pococke üzerine kaleme alınmış bir makalede, Fransızca’da 1799’da Magasine encyclopédique’te (Endress, s. 11) görülür.

1824’te Journal asiatique’te Louis Langlés için yayımlanan ölüm ilânında oryantalist kelimesine yer verilmiştir (Lowe, s. 3).

Oryantalizm “Doğu incelemesi” anlamıyla 1838’de Dictionnaire de l’Académie française’e girmiştir.

Türkçe’de şarkiyat, daha sonra doğu bilimi,

Arapça’da istişrâk kelimeleriyle karşılanmış, oryantalist için müsteşrik kelimesi kullanılmıştır.

Oryantalizmin en kapsamlı tarifi Edward Said’e aittir: “Antropolog, sosyolog, tarihçi yahut dilbilimci olsun özel yahut genel bir açıdan Şark’ı öğreten, yazıya döken yahut araştıran kimse şarkiyatçıdır ve yaptığı şey şarkiyattır

-------------------------------------------------------------------------------------------------

Evet oryantalizm hakkında bu bilgilerden sonra göze çarpan oryantalistlerin Hz. Muhammed hakkında söylediklerine bir bakalım

 

XII. yüzyılın ilk yarısında Latin yazarları dikkatlerini Hz. Muhammed’e çevrdi. Söylentilerin doğru veya yanlış olması önemli değildi. “Yazarları zafer kazanmış muhayyilenin cehaletinde boğulmuştu” (Southern, The Making of the Middle Ages, s. 35). Bu yazarlara göre Muhammed bir sihirbazdı; sahtekâr, ikiyüzlü ve yalancı bir peygamberdi. Afrika’da ve Doğu’da sihir yoluyla kiliseyi yıkmıştı. Başarısı cinsel hürriyet ilân etmesinden kaynaklanıyordu. Müslümanlar putperestlikle suçlanmaktaydı.

Trubadurlar’a göre Araplar Muhammed’e tapınmaktaydı. Heykelleri kıymetli taşlardan yapılmıştı. İslâm’ı seks, şehvet düşkünlüğü ve hayvanî içgüdülerin taşkın vahşilikleriyle dolu, saldırgan ve yıkıcı bir din olarak sunuyorlardı

Hukukçu ve Arabiyatçı George Sale’in Peder Marraci’nin çevirisine bağlı kalarak yaptığı Kur’ân-ı Kerîm’in İngilizce tercümesi (1734) İslâm’ın yeni bir tarzda araştırılmasına imkân hazırlamaktaydı. Eserin giriş bölümünde Hz. Muhammed’in doğrudan doğruya Tanrı tarafından gönderilmediğini, ancak onun insanî yetenek ve ilgilerinin Tanrı tarafından gerçek dine uygun bir hayat sürmeyen hıristiyan kilisesini uyarmak amacıyla kullanıldığını iddia ediyordu. Ona göre Hz. Muhammed’in gerçek dini düzeltmek için gönderilmiş olduğuna ilişkin inancı, coşkusu, etkileyici anlatımı, yargılarındaki isabet, nezaket ve kibarlığı gibi dikkate değer niteliklerinin tek açıklaması buydu.

Aynı kuşaktan Simon Ockley de benzer düşüncelere sahipti. Ockley’in tarih araştırmaları Gibbon başta olmak üzere pek çok kişiyi derinden etkilemişti. 1706’da ilk kitabı olan Introduction ad Linguas Orientales’i yayımladı. Ockley için de Hz. Muhammed vahiy almış bir peygamber değildi; ancak o, daha eski zamanların bilgi ve bilgeliğini korumakla kalmayıp ahlâkî bir reform da yapmış olan, dikkate değer başarılara sahip bir kişiydi (Hişam Cuayyıt, s. 27).

Pococke ve Ockley gibi şahsiyetlerin çalışmalarıyla birlikte İslâm peygamberi bir deccâl olarak değerlendirilmekten kurtuluyordu. Artık Hz. Muhammed tarihte önemli rol oynamış bir kişiydi. İslâm, şeytanî bir şey olarak değil sebepleri ve doğası rasyonel bir biçimde tartışılabilecek tarihî bir olgu olarak algılanmaya başlanmıştı. Hilâfetin nasıl oluştuğunu ve nasıl sürdürüldüğünü, devletlerin ve toplumların nasıl teşekkül ettiğini ve beraberliğin nasıl korunduğunu anlamaya çalışacak Yeniçağ düşünürleri için oryantalistlerin bu çalışmaları önemli bir kaynak şeklinde ortaya çıkmaya başlamıştı

 

Ortaçağ Hristiyan yazarları, yani ilk oryantalistler, Haçlı savaşlarında Müslümanları karalamak amacıyla İslâm dini ve onun Peygamberi hakkında iftira ve kötülemeyi esas alan bir yaklaşım benimsemişlerdirHz. Muhammed’i Mekke’nin putlarından biri, bir kabilenin tanrısı, şeytanın cisimleşmiş şekli veya pek çok evlilik yapmış şehvet düşkünü biri olarak tanıtmışlardırYine onlara göre, eşi Hz. Hatice’nin de Onunla evlenmeden önce şato, şehir ve köylere sahip bir baron gibi çok zengin olduğundan ve Hz. Muhammed’in onun yanında çalıştığından söz etmişlerdir (Hakyemez, 2006, s. 166).

Hatta İtalyan şair Dante Alighieri (1265-1321), İlahi Komedya (The Divine Comedy) adlı eserinde Hz. Peygamber ve Hz. Ali’yi cehennemin en alt tabakasında azap çekiyor halde tasvir etmiştir (Palacios, 1968, s. 103; Görgün, 2005, XXX, s. 476).

Schimmel’e göre, 18. yüzyıldan itibaren Hz. Muhammed Batı’da ciddi olarak araştırılmaya başlanmış, her ne kadar kendisine “müşriklerin başı” sıfatı verilmişse de bazı aydınlanma düşünürleri onu akla dayanan bir dinin temsilcisi olarak görmüşlerdir.

19. yüzyıldan itibaren Arapça kaynak eserler ilmi olarak incelenmeye başlanmıştır. Ancak o dönemde yazılan biyografilerin ön yargılarla dolu olması nedeniyle Hz. Muhammed’e biçilen rol, asla bir mü’minin Hz. Peygamber’e bakışı gibi olmamıştır (Schimmel, 2007, s. 15).

 

Özetle ; oryantalistlerin İslâm konusundaki çalışmaları, onu anlamak için değil, gözden düşürmek için olmuştur batı dünyası rakip din olarak gördüğü İslâm’a, onun temel unsurlarından biri olan Hz. Peygamber’e asırlarca ön yargıyla yaklaşarak, O’nu araştırma ve inceleme zahmetinden kaçınmıştır. Hz. Peygamber’e aleni olarak hakaret etmeyi ve doğruları çarpıtarak anlatmayı hedeflemişlerdir.

İslâm’a karşı yapılan fikri saldırıların çoğu Hz. Peygamber üzerinden olmuştur. Herhangi bir insana yakıştırılamayacak ifadeler bu dinin kurucusu hakkında kullanılmıştır. Bu söylemlerden beslenen Haçlı Seferleriyle Müslümanlar hem fikrî, hem de askerî açıdan baskı altına alınmaya çalışılmıştır

 


Özgül GELİR


KAYNAK

Türkiye diyanet vakfı islam ansiklopedisi

Derleme neşriyatlar

Diğer Haberler
Vedud'un Hakkını Vedud'a Vermek Gerek!...
FİTNECİ OLABİLİR MİSİN?
Tezatlıklarda Boğulma
İbrahim’in duası, İsa’nın müjdesi, annesinin rüyası
İslam Öncesi Mekke'de Sosyal ve Siyasal Yapı
Bir kadın düşünün ki
Neydi bizi içten içe kemiren duygu?
Eksik Kalan Öteki Yarımız