26 Haziran 2013, 09:27 - 
Allahı Tanımakla İlgili Beş Önemli Not

Allahı Tanımakla İlgili Beş Önemli Not

Allahı Tanımakla İlgili Beş Önemli Not

BİRİNCİSİ

Semavî kitaplardan anlaşılan; madde de mana da, gayb de şehâdet de, Allah da Rahman da, İsa da Musa da, kanun da mucize de ve “Ha-Mim” ile işaret edilen 99 isim de ve Cevşen’de anlatılan 1001 sıfat ve şuunât da mutlak (sonsuz) bir Hakikatin farklı şuun ve tecellileridir. Dualiteyi ve Rahmaniyeti izah eden Rahman suresinde anlatıldığı gibi; bütün zıtlar O’nun şuun ve nitelikleridir. Bu noktadan bakılırsa insan için ölüm ve yokluk, söz konusu olamaz.  Varlık ve onun bilinçli dosyacıkları olan kişilikler sadece bir nitelikten diğer bir niteliğe geçiyorlar. Gerçekten bu sure, varlığı ve varlığın ikili yapısı olan dualiteyi çok güzel bir üslupla anlattığı gibi; bu ikili yapının bir neticesi olan ve göreceli olarak birbirinden farklı olan şuun ve nitelikleri de birlik ve tevhid çerçevesinde son derece sanatlı bir ifade ile sunmuştur. Evet, O her gün yeni bir şe’ndedir. Ve bu bakış açısı, yani varlığı bir görmek; nitelik ve nesneleri birbirinden kopuk;  kaos içinde kıvranan ve yokluğa mahkum olan şeyler olarak görmemek, birlik kanununun, bilinçli yaradılışın ve tevhid inancının gereğidir. Çünkü en büyük dengesizlik sayılan şirkin varlıkta yeri yoktur. Şirk varsa sistem ve birlik asla var olamaz. Evet, müsbet ilim bugün bize şu gerçeği gösteriyor:  Bütün bu zıtları dengeleyen ve bu şuunata hayat ve can veren ve kâinatın ve hayatın işletim sırrını izah eden “Sibernetik” ilmine işaret eden “El-Adil” ismi ve niteliğidir ki, İmam-ı Azam’a göre en büyük ism-i azamdır.

 

Evet, hiçbir şey tek başına O değildir. Fakat O, her şeydir. Yani sonsuzdur. Ve her şeyin ruhu ve özü olan dengedir; El-Adil’dir. Hayat ile eşdeğerdir. Zaman ve mekândan münezzeh olduğu gibi kâinatın dışında olmaktan da münezzehtir. Ahmed-i Hani’nin tabiriyle “O, sadece ene’l-hak değildir. Gerçek manada O, Vahid-i Mutlaktır.”

İKİNCİSİ

Varlığın her boyutunu gören, ifade eden, belki bütün varlıkların ve olayların ifade edilişi olan Kur’anda “vücûd” (sonradan var olma), îcad (yoktan var etme) ve adem (yokluk) kavramları yoktur. Sadece bulmak manasına “vecede, yecidu” fiilleri vardır. Bu da var olan bir şeyi keşfetmek ve yeni bir görmek, demektir. “Evet, hakikî manada varlık, bir tanedir.” Gelişmek ve göreceli mertebeleri meyve vermek üzere dualite ve diyalektik süreçlerine girer. Yani “Bir”den gelir. Sonra gelişerek “Bir”e döner. “O’ndan geldiniz ve O’na döneceksiniz!”

 

Kur’anda geçen “halaka” (yarattı) fiilleri ise etimolojik ve lügat olarak şekillendirmek, demektir. Evet, hakikî manasıyla Varlık ve Hakikat Birdir. Gelişmek üzere ve meyveler vermek için değişik şekillere giriyor. Onun için gerçek manada ölüm söz konusu olamaz. Ve bu maddî ve manevî şekillerin özü, ruhu ve asıl varlığı denge ve dengelerdir ki,“El-Adil” ismi bunu ifade ediyor; Sibernetik ilmi de bunu izah ediyor. Ve marifet konusunda yüksek bir yeri olan Risale-i Nur’da (24. Söz’de) ifade edildiği gibi, Allah’ın en büyük ismi olan ve bütün esmayı içeren ve hepsini hikmet dairesinde dengeleyen isimdir ki; Ayetü’l-Kübra’da “El-Hayy” olarak ifade edilmiştir. Hayat da denge ile eş değerdir. Belki varlığa ve maddî şekillere hayat veren ve sonsuz bir bilgi isteyen “denge”nin ta kendisidir.

 

Demek; insanın kendisini evrensel varlıktan ayrı, müstakil bir varlık olarak görmesi ve hissetmesi, büyük bir yanılgıdır, firavunluktur. Şirk ve dengesizliklere sebep olduğundan bir nevi yokluktur; gerçek ölümdür. Çünkü bu durumda insan, kendisini Varlık Şecere-i Tubası’ndan koparıyor; yokluk canavarına yem oluyor. (bkz; 24. Mektup, 24. Söz, 4. Şua) Risalelerde (23. Lem’a ve 33. Söz) kullanılan “hudus”, “imkân”, “ihtira” gibi kavramlar, o günkü şartlarda söylenilen ve büyük bir dengesizlik olan dinsizliğe karşı yapılmış bir müdafaadır. Mutlak hakikati ifade makamında değildir. Zaten bu gibi kelamî kavramlar, Kur’anda kullanılmadığından önemli âlimler tarafından eleştirilmiştir.

 

Sakın bu yazıdaki bu bilgilerden ezeliyet-i madde gibi batıl bir fikir; ve materyalizm veya ruhçuluk gibi iki aşırı ucu olan vahdetü’l-vücûd felsefesi anlaşılmasın. Çünkü madde, gerçek varlığa göre; dağılmaya, dökülmeye mahkûm bir kabuktur. Varlığın en zayıf şeklidir; paha biçilmeyen bir tablonun ruhu olan sanatına göre, bir metre bez ve basit bir çerçevedir!.. İlkel bir algılayıştır… Hatta bu algılayış biçimi bu asırda o kadar çok yerleşmiştir ki, dindarlar dahi, Allah’ı gökte, maddî bir varlık olarak algıladıklarından, müthiş dengesizliklere sebep oluyorlar. Evet, madde asla ezeli olamaz. Ezeli olan sonsuz ve bin bir enerji çeşidi olarak yansıyan İlahi kudrettir.

 

ÜÇÜNCÜSÜ

Birlik, İkilik, Üçlük

Mutlak hakikî varlık Birdir, sonsuzdur, saf hayır ve güzelliktir; ortağı ve şeriki asla olamaz. Zaman ve mekândan münezzehtir. Onun için; Allah, daha önce ne yapıyordu?” gibi yanlış bir soru sorulmamalı. Bu sonsuz ve mutlak varlığın kuşatıcılığına, İslam literatüründe “Vahidiyet” denir. Ve bu sonsuz varlık, o kadar mükemmel sıfatlara ve kudrete sahiptir ki, bölünmeden, yani gerçek özelliklerini kaybetmeden, her yerde, her şeyde bütün özellikleriyle ve sıfatlarıyla bulunur. Buna da “Ehadiyet” denilir. Batılılar, bu ikinci tecelliye “monad” ve “monadoloji” diyorlar.

 

Bütün bu özellikleriyle beraber, bu Mutlak Varlık için göreceli bir boyut olan zaman ve mekân söz konusu değildir. Fakat bu Mutlak Varlık, iradesiyle bil-kuvve olmaktan bil-fiile geçince, celâl ve cemal olarak bir ikilik gerçekleşir. Yani güzellik-çirkinlik, cennet-cehennem sıcak-soğuk, negatif-pozitif, semavat-arz, ruh-beden, madde-mana gibi zıtlıklar ortaya çıkar. Bazen de, bu ikili yapının ortasında başka bir gerçek (sentez) oluşur. Semavat ile arzın ortasında hayat gibi; cennet ve cehennem ortasında araf gibi; ruh ve beden arasında hafıza gibi; Allah ve insan arasında Cebrail gibi.. Bu ikili yapı arasında çıkan çatışma ve gelişme o kadar çok göreceli güzel meyveler veriyor ki; bir olan Mutlak Varlığın ikililiğe izin vermesinden kaynaklanan bütün çirkinlikleri telafi eder… Ve bir olan Mutlak Varlıktan gelen bu göreceli ve ikili yapının görevi bitince, yine aslına, birliğe, Mutlak Varlığa döner. Ahiret âlemi böyle bir birleşmenin sonucu olduğundan; göreceli ve ikili dünya ölçekleriyle tamı tamına anlaşılmıyor. Onun için Peygamberimiz (a.s.m.) söyle buyurmuştur: “Ahiret öyle bir hakikattir ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de kalb-i beşerin hatırına gelmiştir!..”Bu hakîkatin geniş izahı için 29. Söz, İnce Remizli Mesele’ye bakınız!

 

Yukarıda not olarak anlattığımız bu hakikatten şöyle birkaç özet cümle çıkartabiliriz:

a) İç dengesini, birliğini koruyabilenler (muttakiler), yani çelişki ve ikilikten ve göreceli çatışmalardan kendisini kurtarabilenler, göreceli ölümü yener, ebedî bir hayatı hak eder.

 

b) İnsanın ahiret âlemini, gayb âlemini ve bir nevi gayb âlemi olan geçmiş ve geleceği özlemesi, bu ikili ve çelişkili yapıdan kurtulmak ve O Mutlak Mükemmel Varlığa ulaşmak içindir. Ahiretin bir ismi, Kur’anda geçtiği üzere; “yewmü’l-fasıl”dır… Yani ikili yapının birbirinden ayrılıp Mutlak Mükemmel Birliğe ulaşma günüdür. Yukarıda zikredilen İNCE REMİZLİ MESELE’ ye bakınız!

 

c) Başta kadın ve erkek olmak üzere, bütün göreceli zıtların birbirine aşık olması, görev icabı da olsa, bu mutlak birliği yaşamak içindir… Erkek ruhu temsil ediyor; gelişmek ve üretim için ikili yapıya sahip olan maddeyi (kadını) özlüyor; kadın da maddeyi temsil ettiğinden ruhun ve birliğin koruması altına girmek istiyor ve bu birleşimde bir nevi ebedi bir hayat doğuyor; nesilleri hep devam ediyor.

 

d) Bu birlik ve ikili hakikatten;“Sana gelen her hayır, Allah’tandır ve her kötülük nefsindendir” mealindeki ayetin gerçeği, şirke girilmeden anlaşılmış olur. Evet, mutlak hayır ve varlık Allah’tır. Nefis ise göreceli ikiliğin getirdiği bir ürün olduğundan ve ikilikte mutlak hayır ve güzellik olmadığından, kusurların, kötülüklerin kaynağı olmuş sayılır.

 

e) Dünya tarihinin ilk bilimcileri sayılan Mecusiler, bu hakikati bilmedikleri için Mutlak Birliği unutup ikilikte boğulmuşlardır… Hıristiyanlar, üçlü yapıyı aynı ve tek bir hakikat olarak görecekleri yerde, o üçü müstakil bir tanrı olarak gördüler. Varlık ve güzellik ile ilgili çok gerçeklerin gizlenmesine sebep oldular. Sofiler, birliği görüp ikili ve üçlü yapıdan kaynaklanan çok hakikatleri kaybettiler; birçok sosyal ve fikri görevi ihmal ettiler. Çünkü ikili yapıyı hayal sandılar. Ve en son olarak; Mecusilerin ateşe taptıkları gibi, enerjiye tapan modern deterministler ve esbap-perestler de ikililikten asla kurtulacak gibi görünmüyorlar.

 

f) İnsan bütün bu hakikatlerin ortasında olduğundan, Birlikten ve Mutlak Varlıktan kopmamak şartıyla, bir daha Birliği ve Mutlak Varlığı tam kazanabilmek için bu ikili yapı fırınında pişmeli; ikili varlığın bir ürünü olan nefsini Mutlak Varlık içinde eritmeli; Birliğe ulaşmalı, cenneti hak etmeli!..

 

g) Diyebiliriz ki; ikilik, geçici ve anlık bir durumdur. Varlığın geçmiş ve geleceğinde asıl olan Birlik ve Tevhit’tir. Onun için hadis-i kutsîde Cenab-ı Hak: ‘‘Zamana sövmeyin, zaman benim’’[1] diye buyurmuştur. Yunus suresi, ayet 31’de varlıklardaki ilâhî bütün işler ve idareler anlatıldıktan sonar “Fezalikumullahu Rabbukümü’l-Hakk” denilmiştir. Yani kâinattaki bütün bu hakikatlerin ve işlerin başı, esası, Allah’tır. Sonra bu varlığı geliştirmek için, ikili yapıya sokuyor; pişiriyor, terbiye ediyor; ahirette bütün bu göreceli ve ikili varlıkların görevlerinin hakkını vererek onları gerçek varlık yapıyor. Hakk ve hakikat olduğunu bilfiil yaşıyor. Bu ayetin en son cümlesi de şöyledir: “Femâzâ ba’de’l-Hakki illaddalâl; feenna tusrafûn!” Yani: “Hak ve hakîkat olan ahiretteki bu gerçek varlıktan sonra, dalâletten başka ne olabilir?! Artık nasıl yönlendirildiğinize bakmaz mısınız?!” Dalalet kaybolmak demektir. Dinî ıstılah manası, sistemin dışına atılmak demektir.

 

h) Son olarak diyebiliriz ki; hangi varlık, özünde saklı olan ve bir açıdan kendi varlığını teşkil eden, yani varlığın özü olan dengeyi ve adaleti tam yaşarsa ve hayatı boyunca devam ettirirse; yani göreceli ikili yapısını denge ile devam ettirip Mutlak Varlıkta göreceli ve görevli bir ayna yaparsa, o ebedî bir hayatı hak eder. Hakk ismine yapışır, göreceli varlığını hakikî varlık yapar. Onun için daha ölüm ve yokluk söz konusu olamaz. Dinî literatürde bu dengenin ismi“sırat-ı müstakim”dir. Bütün büyük zatlar, demişlerdir ki; “Kim sırat-ı müstakim üzere gidebilirse, o cennete girer.” Yani ebedî, mesud ve mutlak bir varlık kazanır.                                                                                                                 

DördüncüSÜ

“Her şey” yani her şekil “fânidir” “ O’nun yüzü hariç.”(Kasas, 88)

“Nuranî varlıkların yüzü, özü demektir. Allah nuranî olduğu için O’nun yüzü, özü demektir.” (İşarâtü’l- İ’caz ve Kızıl İcaz) Evet, Allah’ın şekli olmadığı için o ezelî ve ebedidir. Gerçek ve sonsuz varlıktır. Demek bizim şeklî varlıklarımız fânidir. Evet, Hakk ve Mutlak (sonsuz) Varlık Birdir, nihayeti yoktur ki (mecazen) mevcudat denilen diğer nesneler O’nun ortağı olsun..

 

Evet, kâinat dediğimiz tecelliler, eşkâl-i fâniye ve geçici niteliklerden ibarettir. Bu nitelikler, o sonsuz varlığın nokta görüntüleridir, şekil itibarı ile fânidirler. Varlıkları ise onların değildir, sonsuzdan gelip sonsuza varıyorlar. İmkân ve hudûs sadece onların şekilleri için vardır. Ve şekilleri sınırlı olduğu için sonsuz olan Hakk Varlık gibi olamıyorlar. Tanrı sayılmıyorlar.

 

Demek kâinatta olan bütün esma, sıfat ve nitelikler, o Sonsuz, Hakk ve Mutlak Varlığın sadece nokta taayyünleridir. Demek şerik ve ortakları değiller. Allah’ın zatı (Kibriya ile ifade edilen sonsuz varlığı) eşbah ve benzerlerden münezzehtir. Evet, esma ve sıfatlar, sadece şekillerin alâmetleridir; şekiller belli olduktan sonra onlara takılan işaretlerdir ki, diğer şekiller ile karışmasınlar. Demek İbn Arabî’nin de dediği gibi “Hu”(O)dan başka, O’nun kibriya sahibi varlığının ismi yoktur. Esma ve sıfatlar sadece O’nun nokta tecellilerinin şekil alışlarının işaretleridir; insan tarafından yorumlanışlarıdır.  İsimlerin isimleridir. “Felâ isme lehu illa hû.”                                                                                                                               

                                                    

 

BEŞİNCİSİ

Birlik ve tevhid hakkında olan, fakat yanlış anlaşılan beş ayet:

 

“Allah sadece Mesih İbn Meryemdir, diyenler kâfir oldular.” (Sonsuz Mutlak varlığı inkâr ediyorlar.) [Yani sadece mucizevî bir bireyi değil de, bütün soyut-somut, kanun ve mucize her şey O’dur, deselerdi, Allah’ın sonsuz mutlak varlığını gizlememiş olsalardı, kâfir olmayacaklardı. Fakat bunlar o sonsuz mutlak varlığı İsa’ya daha doğrusu İsanın maddi somut ve sınırlı yönü olan Mesih’e (dinî krallığa) indirdiklerinden gerçeği inkâr ediyorlardır.]

 

“Hâlbuki Mesih (İsanın tarihî kişiliği) şöyle demişti: Ey Benî İsrail (dindar-medenî millet,) yalnızca Allah’a tapın, sadece Ona dayanın. O benim gibi mucizevî fertlerin de sizin gibi belli kanunlar çerçevesinde olan kişilerin de rabbidir, sahibidir. O sonsuz mutlak varlıktır. İşte kim Allah’ın bu sonsuz soyut mutlak varlığına eş koşarsa, Allah ona cenneti (sonsuz saadeti ve var olmayı) haram eder. Onun sığınağı ateştir. (O, faniliğin, ölümün ve sıkıntıların acısından kurtulamayacaktır.) Ve hiç kimse ona yardımcı olmayacaktır.” (Yani ilahî sonsuz sistemde dengesizce yaşayan, o sistemin çarkları içinde acı çekmek dışında bir çare bulamaz.) (Maide suresi, 72)

 

“Ve hiç şüphesiz, Allah üçün üçüncüsüdür,[2] diyenler de kâfir oldular. (Yani Allah’ı niceliksel ve sayılarla ifade edilebilen bir varlık olarak bilenler, Onun sonsuz ve mutlak varlığını inkâr etmiş oluyorlar.) Hâlbuki tek bir ilah vardır.[3] (Diğer varlık çeşitleri O’nun şuun ve nitelikleridir.) Eğer onlar bu sınırlı varlık ve ulûhiyet fikrine son vermezlerse, onlardan kâfir olanlara acıklı bir azap dokunacaktır.” (Maide suresi, 73)

 

“Allah Meryemoğlu Mesihtir” diyenler muhakkak kâfir olmuşlardır. De ki: Allah, Meryemoğlu Mesihi, anasını ve yeryüzündeki herkesi helak etmek istese, Ona karşı kim gelebilir? Hâlbuki yerin, göklerin ve aralarındakilerin mülkiyet ve hâkimiyeti Allah’ındır. O, istediği şeyi yaratır. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.” (Maide suresi, 17)

 

[Yani sürekli olarak Sonsuz Mutlak Varlık tarafından beslenmeye muhtaç olan sınırlı somut varlıklar; ayetin tabiriyle mahlûk olanlar, sonsuz ve mutlak varlığının, soyut-somut, geçmiş-gelecek, dünya-ahiret, mucize-kanun gibi iki eli olan Allah’a asla eş olamazlar. İbadete layık değiller. Yani onların ulûhiyet özelliği yoktur.]

 

Kur’an Hıristiyanların bu yanlışını düzeltirken bu üç ayette ve Tevbe suresi, ayet 30’da İsa kelimesi yerine Mesih kelimesini seçmesi, somutlaştırma yanlışına dikkatleri çekmek içindir. Yoksa Allah’ın ruhu ve kelimesi olarak İsa logostur, canlı bir vahiydir. İslamiyetteki Kur’anın vahyine tekabül eder. Fakat Hıristiyanlar doğurma zihniyetiyle ve Müslümanlar teşbih ve tecsim tasavvuruyla bu sonsuz soyut hakikati kaybettiler. Dinin mucizevî meseleleri hurafeleşti. Onun için Kur’an, 4/171’de “Üç demeyin; bu sizin için daha hayırlıdır.” diyor.

 

 

 

                                                                                                                                                                                                                                                         Bahaeddin Sağlam



[1] Hadisin aslında ‘dehr kelimesi geçiyor. Dehr ise zamanın tümü demektir. Zaten Türkçede zaman bu manada kullanılır. Fakat kelime olarak zaman, ikili anlık yapıyı ifade eder, bir dem, demektir.

[2] Hz. İsa, Baba, Oğul ve Ruhul-Kudüs (dinî, insanî ve manevî değerler; veya ruh-beden-bilinç) birdir, dedi. Fakat Kilise babaları bunu üç ayrı varlık olarak anladılar, üçlemeye gittiler; Allah, sadece üçün üçüncüsüdür, dediler; kâfir oldular. Yani sonsuz mutlak varlığın nimetinden istifade etmediler. Onlardan sonra gelen ehl-i ilim ise gerçeklik böyle olamaz; demek varlıkta hiçbir realite yoktur, deyip nihilist oldular.

 

Müslümanlar bu gibi ayetleri Hristiyanlara karşı çok kütü bir şekilde kullandılar. Hâlbuki aynı yanlış anlama kendilerinde de vardır. Özellikle Şafii ve Vehhabilerin ehl-i kitabı müşriklerle bir görüp onları Mekke ve Medine’ye sokmamaları tam manasıyla ilmî bir skandaldır. Ve şaşırtıcı olacak, ama Vehhabilerin müşrikliği Hıristiyanlarınkinden fazladır. Çünkü onlar Allah’ı gökte taht üzerinde oturmuş cismani bir kral olarak biliyorlar.

 

[3] Hz. Muhammed de, Kur’an diliyle tek bir varlık, tek bir ilim ve tek bir ruh vardır, dedi. Fakat Kelamcılar maddî dünya, ruhanî dünya ve İlahî âlem deyip üç ayrı varlık kabul ettiler. Allah’ı bu üç varlık kategorisinin üçüncüsü yaptılar; sonsuz ve mutlak İlahî varlığı cehalet perdesiyle gizlediler. Onların takipçileri ise, gerçeklik sınırlı ve somut olamaz, deyip bütün kutsal ve ruhanî gerçekleri inkâr ettiler. Onun için ayet, bu kötü sonucu bildirmek için, “keferu” fiilini iki kere kullanıyor. Ve ikinci “keferu”yu “onlardan kâfir olanlar” diye ayrı bir nitelikle zikrediyor. Demek kâfirlerin de kâfirleri var. Birinciler sonsuzluğu ve buna dayalı olan gerçekliği, ikinciler de ruhu, maneviyatı ve buna dayalı olan gerçekliği ve mutluluğu kaybediyorlar.



YORUM YAZ
BU HABER İÇİN HENÜZ YORUM EKLENMEMİŞTİR.
 Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları, okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan Araştırmacı Yazarlar hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
DİĞER Bahaeddin SAĞLAM HABERLERİ
ÖZEL RÖPORTAJ
CEMALEDDİN HOCANIN ARDINDAN..
CEMALEDDİN HOCANIN ARDINDAN..
Bizler Cemalettin Bal Hocamızın muvahhid bir mümin; Kur'an Hizmetkarı bir müftü olduğuna aynel-yakin şahidiz. Kur'an talebelerine verdiği önem, inşa ettirdiği Hafızlık Kurslarının işleriyle bizatihi ilgilenmesi, personelinin derdinde sıkıntısında varıyla yoğuyla koşan,kendisiyle uğraşan ona iftira edenlere dahi beddua etmeyen yine onları dualarıyla uğurlayan bir hocamız olduğuna şahidiz.
 
YAZARLARIMIZ
Y
Metin ALKAN
EVLAT ANA BABA HUKUKUNA RİAYET ETMELİDİR..
Y
Mehmet GÖÇMEZ
ANMAK MI ANLAMAK MI
Y
SERDAR BOZDOĞAN
TARİH BİZİ ÇAĞIRIYOR BİZDE TARİHE YENİDEN ÇAĞ AÇTIRIYORUZ
Y
Nurcan CANKORU
GİZLİ SIRLAR
Y
Pınar SÖNMEZ
AŞK BİR NOKTA
Y
Hatice BAŞKAN
KADINSIN
Y
Fatmanur KUŞ
SU GİBİ AZİZ OL EVLADIM
Y
Duygu Gürses DİKEN
MALINI BAĞIŞLAYAN ELBETTE KURTULUŞA ERMİŞTİR..
Y
Zeynep DEMİR
önce sela, sonra adın okunur minarelerden.
Y
Ayhan KÜFLÜOĞLU
Eşyayı gösteren Rabbimiz’in varlığı, o eşyadan daha zahir ve kesin
Y
Nur KABADAYI
Umut Ederek Yaşamak
Y
Büşra ŞENTÜRK
Sen Kaderim Misin
Y
Büşra Nur GECE
Mabede İsmet; Meryem'e Betül Sıfatı Yakışır...
Y
Merve DİKİCİ
TEVEKKÜL KIL
Y
Ebru ATA
KIYIYA İNSANLIK VURDU
Y
Mustafa KAYALI
ZAMAN VE MEKÂNDA KIBLEMİZ
Y
Türker ELMAS
NUR ve HAKİKAT AVCILIĞI
Y
Nagihan ZENGİN
Ademiyetten Kemaliyete İrfan Yolculuğu
Y
Öznur MACİT
bir b/akış bir yürüyüş (04,05,14 Eskici dergi yayınlandı)
 
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
TANK PALETİ FABRİKASI GERÇEĞİ CAĞALOĞLU KOMİTESİ NİYET OKUMA MAHARETİ HADDİNDEN TECAVÜZ EDENİN HADDİNİ BİLDİRMEK
 
KONUK YAZARLARIMIZ
K
İsmail GENÇ
İnsanız ve İnsanlığı Özlüyoruz
K
Emrah POLAT
Vahametlerle İmtihan ve Müracaat
K
Mehmed ESMER
Kubbetüs Sahra'yı tanıyacağız
K
Elif NİSA
Gerçekten İnsan Azar
K
Elif MUSLUOĞLU
Cemâli Bâ Kemâle Seyredelim
K
Fikriye AYYILDIZ
GAFLET
K
Merve YAĞMUR
ÖLMEDEN ÖNCE ÖLÜNÜZ
K
Fuat TÜRKER
Münafıklar Kavramıyorlar!
K
Hüray BOZBIYIK
TESETTÜRÜN VERDİĞİ HUZUR
 
VİDEO GALERİ
 
E-POSTA LİSTESİ
 
FOTO GALERİ
 
EN ÇOK TIKLANANLAR
 
ANKET

Web Sitemize Nasıl Ilaştınız?




 

Sitemizde yayınlanan haberlerde basın ahlakına, hukuk ilkelerine, insan hak ve özgürlüklerine bağlı kalacağımıza söz veririz. Yazarlarımızın yazılarıyla ilgili her türlü sorumluluk kendilerine aittir. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz.

Adres : Sizde Araştırmacı Yazarlara Katılabilir Çalışmalarınızı Yayınlatabilirsiniz! arastirmaciyazarlar@gmail.com a Ad Soyad ve Yazar Resminizle birlikte gönderin değerlendirelim