
UYANMAK İSTEMİYORUM
Gözümü açtığımda dayanılmaz bir ağrı vardı başımda.
Dün gece, geç saatlere kadar araba kullanmış olmamın verdiği yorgunluktan olsa gerek. Hiç yataktan çıkmak istemiyordum. İşe geç kalıp kalmadığımı öğrenmek için saate göz ucuyla bile bakamadan yumdum gözlerimi. Öyle yorgundum ki!.. İşe geç kalma ve patrondan fırça yeme pahasına da olsa yataktan çıkmak istemiyordum. Bir türlü uyuyamıyordum. Gözüm hafiften dalar gibi oluyor, aklıma bin bir türlü düşünce geliyordu. Hayalimde işe bir saat geç kalıyordum ve patron beni sadece asık bir yüzle karşılıyor ve başka bir şey söylemiyordu. Az sonra üç saat geç kaldığım düşüncesi beynime çakılıyor; patrondan bugüne kadar anamdan-atamdan duymadığım sözleri duyuyordum. Bu düşünceler içerisinde bir sağa, bir sola dönüp duruyor, bir türlü uyuyamıyordum. Başım o kadar çok ağrıyordu ki! Artık dayanamıyordum. En sonunda, işten kovulmak pahasına da olsa yatakta kalmaya ve uyumaya karar verdim. Kovulmuş olduğum işimden sonra, boşta kalmanın vermiş olduğu sıkıntılar içerisinde, yeni bir iş arama hayalleri ile zihnimi meşgul ederken uyuyakalmışım. Gözümü tekrar açtığımda; “Kesin işten kovulmuşumdur, bugünden tezi yok, kendime yeni bir iş aramalıyım.” düşüncesi ile saate doğru döndüm. Saatin henüz 06.50 olduğunu ve her günkü vakitten on dakika daha erken gözerimi açmış olduğumu fark ettim. Madem bu kadar erken uyanacaktım onca sinir harbini neden yaşamıştım? Yeni bir iş arama düşüncesi ile gözümü açtığım yataktan mevcut işime yetişebilme telaşıyla çıktım. Bir yanım ise hâlâ, “Nasıl olsa kovulmayı göze aldın. Bırak bugün keyfince yat, istirahat et.” diyordu. Diyordu demesine ama kovulmayı göze alacak o cesaret henüz bende yoktu. Altı aylık arayışın sonunda zar zor bu işe kapağı atmıştım. Tam kafama göre olmasa da bir süreliğine beni idare edecek bir işti sonuçta. Şimdi bunu da kaybedersem nasıl bir durumla karşılaşacağım hakkında yeterli tecrübem vardı iş ararken yaşadığım altı aylık süreden kalma. Yorgun adımlarla banyonun yolunu tuttum. Bacaklarım adeta ileri değil de gerisin geri yatağa doğru taşıyordu beni. Bu ataletten kurtulmam gerekiyordu. Ancak soğuk bir duş beni kendime getirir, diye düşündüm. Mesai arkadaşım Selma’nın söylediğine göre bugün, yaz ayının en sıcak günlerinden biri yaşanacaktı şehrimizde. Bu yorgunluk üzerine beni öylesine yakıcı bir sıcağa ancak şok etkili soğuk bir duş hazırlayabilirdi. On dakika erken kalkmış olmanın avantajıyla, oldukça ağırdan alarak duşumu yaptım. Mutfağa selam bile vermeyi düşünmüyordum açıkçası. Buzdolabında mutlaka kahvaltılık bir şeyler olmalıydı. Ama bende masa hazırlayacak ve kahvaltı yapacak iştah hiç mi hiç yoktu. Akşam da düzenli bir yemek yiyememiştim zaten. Ondan mıdır nedir canım hiçbir şey istemiyordu. “Olmadı bizim çaycının çırağı Ahmet'e bir şeyler aldırırım.” diye düşünerek ütünün başına geçtim. Hafta sonu ziyaretime gelen kız kardeşim tüm gömlek ve pantolonlarımı yıkamış fakat kurumasını bekleyecek zamanı olmadığı için ütüleyemeden gitmişti. Bu yüzden gömlek ve pantolonumu ütülemem gerekiyordu. Eğer bir gün evlenmeye karar verirsem, eminim ki sırf bu ütü derdinden kurtulmak için olacaktır o karar. Bekârlığın sevmediğim tek yönüdür pantolon ve gömlek ütülemek. Ölümden zor gelir bana ütü başında geçireceğim beş-on dakikalık süre... Aslında fena da yapmam ütülerimi… Gel, bir de bana sor bu işin zorluğunu. Her ne kadar arkadaşlarım jilet gibi ütü yaptığımı ve çok şık giyindiğimi söyleseler de bu övgü dolu cümleler bana ütü yapmayı sevdirmeye yetmedi. Kendimi kapıdan sokağa attığımda, her türlü yorgunluk ve isteksizliğime rağmen, her zamanki evden çıkış vaktimi tutturmuştum yine de… Şimdi iş, ilk gelecek otobüste -her gün ağzına kadar tıka basa dolu gelen belediye otobüsünde- kapı ağzında da olsa, iki ayağımı sağlam bir şekilde yere basabileceğim boş bir alan bulmaya ve kendimi yolcu olarak kabul ettirmeye kalmıştı. Mesai öncesi belediye otobüsü o kadar kalabalık oluyordu ki, bazı zamanlarda o kapı önünde iki ayak basacak büyüklükte boş bir alan bile bulamıyordum. Sonrasında, mahalle arasından gelen kambur tavanlı Ford dolmuşların havasız ortamında balık istifi gibi seyahat etmek zorunda kalıyordum. Bu dolmuşların havasızlığına bir şekilde adapte oluyordum olmasına da o ilk durakta binip son durakta inen müdavim teyzelerin birbirilerine verdikleri gün başı dedikodu raporları iyiden iyiye dayanılmaz oluyordu. Yok, komşu Melahat Hanım'ın kızı Süslü Naciye yeni bir sevgili yapmış; yok, Aysel Hanım'ın mühendis oğlu Kemal önceki gün kendisine gösterilen beşinci kızı da beğenmemiş ve bu gidişle armudun sapı, üzümün çöpü diye diye bekâr kalacakmış. Yok, mahalleye yeni taşınan memur ailenin tıp fakültesi son sınıfta okuduğunu duydukları fakat ismini henüz öğrenemedikleri kızı, çok güzel olmasa da tam mühendis Kemal'e göre imiş. Daha neler, neler... Tavanın kambur olmasından dolayı dolmuş içerisinde adeta Uzakdoğu insanlarının birbirine selamlaması gibi, göğüs bölgesinden kırık bel ile seyahat etmek bu iki kadının gün başı dedikodu raporlarını dinlemek kadar yormuyordu. Bir de her sabah şoförün üstün müzik zevkine göre şekillenen ve yol boyu dinlemek zorunda kaldığım arabesk şarkılar... Bizim şoför Hakkı Bulut hayranı idi. Neredeyse çıkardığı kasetlerin tüm serisi diziliydi torpidodaki önü açık kaset bölmesinde. Şoförümüzün bir garip huyu da günler, haftalar boyu, sürekli aynı kaseti dinlemesiydi. Muhtemelen dolmuşu ilk hareket ettirdiğinde basıyordu teybin play düğmesine. Çünkü ne zaman dolmuşa binsem aynı şarkı karşılıyordu beni. Bugün de maalesef öyle oldu. Ağzına kadar tıka basa dolu olan otobüs, ısrarla el kaldırmama rağmen bizim durağı pas geçti ve ben yine hiç sevmediğim o dolmuş seyahatine mecbur kaldım. İçimdeki ses, “Zaten yataktan kalkmak istemiyordun. İşten kovulmayı bile göze almıştın. Bak, otobüs bile seni beğenip almadı. Al sana aslanlar gibi bir fırsat. Şimdi hemen eve dön ve yat. Yarın nasıl olsa patrona bir bahane uydurursun!” gibi cümlelerle zırvalamaya başladı. İki cami arasında kalmış beynamaz tereddütleri yaşarken sokağın öbür ucundan o çok sevimli, fıstık yeşili renkli, kambur tavanlı Ford dolmuş kendini gösterdi. İçimde, kısa sürede yükselen “her şeye rağmen işe gitmem gerektiği” düşüncesi beni eve gidip yatmak için ikna etmeye çalışan iç sesimi bastırmayı başardı. Gelen; sıklıkla binmek durumunda kaldığım bu fıstık yeşili renkli, yanlarında boydan boya koyu yeşil iki çizgi bulanan, ön çamurluklarında 2,5 Direct Injection yazan, kambur tavanlı Ford minibüs idi. Uzaktan bakıldığında ön camındaki süs ve yazılardan şoförün kafası zar zor seçilebiliyordu. Ön camın çevresini yaklaşık on santim eninde boydan boya dolanan aynalı kaplama, sabah güneşinin şehre canlılık veren ilk ışıklarını adeta gökkuşağı gibi rengârenk yansıtıyordu. Dolmuşun içi de en az ön camı kadar süslüydü. Boydan boya altın sırma saçak ile süslenmiş olan tavan süsleri ve süslerin arasında akşam olduğunda rengârenk yanan tavan lambaları… Pencerelerin tamamında, dörtte bir oranında kapalı, ortasından çıtçıt toka ile toparlanmış kenarı sırmalı bordo renkli kadife perdeleri, parlak mavi renkli muşamba ile kaplanmış yolcu koltukları, kapı önünün müdavimi hırçın muavinin aynı renkte muşamba ile kaplanan ve tavan sırmaları ile süslenmiş olan iskemlesi… Bir de şoförümüzün her fırsatta özelliklerini abartarak anlattığı ve kendi tabiri ile “bir servet ödeyerek almış olduğu” Pioneer marka Fransız malı oto teybinde dönen Hakkı Bulut kasetleri... Bu günlerde şoförümüzün favorisi, Hakkı Bulut'un yeni çıkardığı “Seven Kıskanır” isimli albüm idi. Eminim dolmuşa adımımı atar atmaz yine; “Kıskanmak aşkın kanununda var/Seven her kalbi bu duygu sarar/Henüz üç yaşında bir kardeşim var/Seni ondan bile kıskanıyorum, kıskanıyorum, kıskanıyorum…” nakaratı karşılayacaktı beni. Dolmuş önüme gelip durduğunda hayatımın şokunu yaşadım, desem yeridir. Hemen hemen her gün tıka basa dolu gelen dolmuş bugün oldukça sakindi. Üstelik her zaman o yaşlı iki teyzenin oturduğu arka sıranın bir önündeki ikili koltuk da boş olarak beni bekliyordu. Az önce zihnimde dolaşan işe gitmeme düşüncelerini sanki hiç yaşamamışım gibi muavine parayı uzatır uzatmaz kendimi boş olan o koltuğa bıraktım. Uzun bir aradan sonra, belki de ilk defa, oturarak seyahat edecektim. Dolmuşta en son ne zaman oturarak seyahat ettiğimi hatırlamıyordum. Dolmuşta oturarak seyahat edecek olmanın tadını çıkarmaya ve camdan güzergâh üzerindeki dükkânları, mağaza vitrinlerini, ağaçları, evleri ve insanları izlemeye başladım. Minibüsün Pioneer marka oto teybinden hangi sanatçının hangi şarkısının sesinin yükseldiğini bile duymuyordum. O derece mutluydum. Sanki birkaç yıllık hücre hapsinden sonra dışarıya ilk defa çıkan ve uzun süredir uzakta kalmış olduğu mahallesine dönüş yapan mahkûm gibi hissediyordum kendimi. Alık bakışlarla etrafı izliyordum. Gördüklerimin bazılarını hayal meyal hatırlıyor, bazılarını ise ilk defa görüyordum. Bir saatlik yolculuk o kadar kısa sürmüştü ki! Sanki iş yerine gelmemiş ve dolmuşa bindiğim yerin birkaç durak ilerisinde inmiştim. Etrafıma dikkatle baktığımda bizim iş yerinin tam önünde olduğumu fark ettim. Hem de her sabah mesaiye başladığım saatte. Bekçi İlyas Efendi, açık kapının hemen yanındaki bekçi kulübesinde, her zamanki koltuğunda, her zamanki şekilde oturuyor ve gelen geçenleri süzüyordu. İlyas Efendi, işinde o kadar dikkatliydi ve işini o kadar severek yapıyordu ki gözünden hiçbir şeyin kaçması mümkün değildi. Daha kendisine selam vermezden önce bendeki durumu fark etmiş olmalı ki; “Günaydın Alper Bey. Hayırdır, bir sıkıntınız mı var? Bugün pek iştahsız yürüyorsunuz?” sorusuna muhatap oldum. Ben de hiç beklemediği yerden sözlü sorusu gelen öğrenci mahcubiyeti ve muhatap olduğum soruya nasıl cevap vereceğimi bilememenin ezikliği ile; “Günaydın İlyas ağabey.” diyerek zorla da olsa gülümsemeye çalıştım ve yanından hızlıca geçtim. Nedense hiç kimse ile konuşmak istemiyordum. İstemeden de olsa İlyas Efendi’yi üzmüş olabileceğim aklıma gelince bu duruma canım sıkıldı. Üzerime serpilmiş olan bu ölü toprağından bir an önce nasıl kurtulurum, güne nasıl iyi bir başlangıç yaparım düşünceleriyle ofise doğru yöneldim. En azından bugüne yeniden başlamalı, işime dört kolla sarılmalıydım. Yeni yeni kendime geliyordum. Özellikle de İlyas Efendi’ye karşı sergilediğim tavrı hatırlayınca çok üzüldüm. Oysa her sabah iş yerine girerken birbirimize takılır, şakalaşırdık. O tatlı şakalaşmalar gün boyu kendimi mutlu hissetmemi sağlıyormuş meğerse, haberim yokmuş. Şimdi bunu daha iyi anlıyorum. Ahizeyi elime aldım. Numarayı tuşlarken hâlâ içimde o pişmanlık vardı. “İlyas abi merhaba.” “Merhaba Alper Bey. Buyurun bir isteğiniz mi vardı?” “İlyas abi, hımm… Şey… Senden özür dilemek için aramıştım. Bu sabah biraz keyifsizdim. Sana karşı kaba davranmış, seni üzmüş olabilirim. N’olur kusurumu bağışla, hakkını helal et.” “Estağfurullah Alper Bey. O ne kelime...” “Yok, öyle deme İlyas abi, gün nasıl başlarsa öyle bitermiş. Senin gününü keyifsiz geçirmene sebep olmak istemem.” “Sabahki tavrına üzülmedim desem yalan olur Alper Bey. Çünkü günlük neşemdin sen benim, o küçük şakaların keyif veriyordu bana. Ama şimdi beni aradın ya, ne kadar mutlu olduğumu anlatamam.” “Eyvallah İlyas abi. Var olasın.” “Hayırlı günler Alper Bey.” Ahizeyi bıraktığımda bir huzur, bir rahatlama hissettim. Sabah sabah nereden peyda olduysa bu uyuşukluğu bir an önce atmalı, eski günlerime dönmeliydim. Bu şekilde devam edemezdim. Hem kendi keyfimi hem de çevremdeki insanların keyfini kaçırıyordu bu durum. İlyas Efendi ile konuştuktan sonra hissettiğim rahatlama ile birlikte yeni bir başlangıç yapmaya, başta sabahleyin hiç gelmek istemediğimi işim olmak üzere hayata dört elle sarılmaya karar verdim. Bugünden tezi yok uyuşukluğu üzerimden atmalı, “Yeniden Bismillah!” diyerek hayata yeniden başlamalıydım. Yoksa çekilecek gibi değildi bugünkü yaşadıklarım. Alpaslan Demir
Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları, okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan Araştırmacı Yazarlar hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.-
VUSULSÜZLÜĞÜMÜZ USULSÜZLÜĞÜMÜZ...
İletişim insanlık tarihi boyunca var olagelmiş bir durumdur.
Eklenme: 16 Temmuz 2026
-
SEVDA
Sevda nedir bilir misin?
Eklenme: 14 Nisan 2020
-
Yalnız Geçen 3 Aylar
İnsan yalnızlığını hissediyor mübarek aylarla müşerreflendiğimi...
Eklenme: 09 Nisan 2020
-
BİL EY NEFSİM!...
Bil Ey Nefsim!...Önce Şeytan’ı kurban olarak seçti.
Eklenme: 24 Temmuz 2017
-
Şah Hatay-ı Cemevi ve Kültür D... Biz müminler olarak dinimizin bize emrettiği güzel aylardan Rec... Eklenme: 02 Haziran 2016
-
İbadetin Yüksek Hakikatini Keş...
İbadetin Yüksek Hakikatini Keşfetmek (Risale-i Nur Eğitim Prog...
Eklenme: 26 Mayıs 2016
-
Bilim’in Deterministik Evrenin...
Bilim’in Deterministik Evreninde Rabbimiz ne iş yapar!?
Eklenme: 18 Mayıs 2016
-
Allah’ın Adını Almak (Risale-i...
Allah’ın Adını Almak (Risale-i Nur Eğitim Programı-1)
Eklenme: 02 Mayıs 2016
.jpg)







.jpg)








