30 Ağustos 2016, 13:53 - 
AZMETTİRİCİ ABD TETİKÇİ FETÖ DESTEKÇİ NATO

AZMETTİRİCİ ABD TETİKÇİ FETÖ DESTEKÇİ NATO

ve PARALEL DEVLET YAPISI VE KANLI DARBE GİRİŞİMİ İLK DEĞİL

Kanlı darbe girişiminden bir hafta sonra bütün şeytanî plânlar deşifre oldu. 22 Temmuz 2016 tarihli Güneş Gazetesi başlık olarak kullandığımız; “Azmettirici ABD, Tetikçi FETÖ, Destekçi NATO” manşetini atmıştı. Doğru tespite ne demeli. Gerçi Çalışma Bakanı Sayın Süleyman soylu kalkışmanın sabahında medyaya verdiği beyanatında çok açık bir şekilde, “Bu darbe girişiminin arkasında ABD var” demişti. Feraset sahibi halkımız için zaten bu bilinen bir gerçek. Çünkü, merhum Humeynî’nin ifadesiyle “ABD büyük şeytan.” Her türlü şeytanî komplo ve desisenin ardında onu aramak lazım. Güneş Gazetesi manşetinin alt başlığında şu satırlara yer verilmiş: “Milli iradenin tokadı, sadece TSK içine sızan FET֒cü teröristleri açığa çıkarmadı. Üst akıl da ortalığa saçıldı. ABD azmettirdiği darbede suçüstü yakalandı. Başından beri yaşananların farkında olan NATO’nun darbeye destek verdiği tescillenirken, Batı basınında çıkan haberler her şeyi gözler önüne serdi.” Söz konusu gazetenin yine ilk sayfasında şu iddialara yer verildi: “Strateji uzmanları TSK içine sızan Fetullahçıların aynı zamanda CIA’ye ajanlık yaptığını ileri sürüyor. ‘FETÖ yapılanmasında çok sayıda CIA ajanı yer alıyor, general düzeyinde bile var’ iddiasında bulunuyor.” Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu kalkışmada perde arkasındaki başrol oyuncusunun ABD olduğunu ima ile de olsa “üst akıl” lafzı ile ibraz etmektedir.
Güneş Gazetesi’nin yine aynı günkü nüshasının ilk sayfasında ABD’nin yeni başkan adayı Donald Trump, FET֒cü darbe girişiminde CIA’nin parmağı olduğunu belirtip “Amerika darbe yapmayı bıraksın” diyor. Aynı günkü Yeni Şafak Gazetesi’nde manşetten verilen haberde, “Darbenin Komuta Merkezi İncirlik” diye belirtiliyor. Alt yazı ise şöyle devam ediyor: “Darbe girişimi Akıncılar üssünden değil, İncirlik’ten yönetildi. 15 Temmuz’da Malatya’ya inen 8 kargo uçağındaki silahlar İncirlik’ten alındı. Aslında bazı ihanet içerisindeki generallerin sorgulanmasından sonra İncirlik üssünde Amerikalı üst düzey subaylarla darbe adına oturumlar yapıldığı itiraf edilmektedir. Çalışma Bakanı Süleyman Soylu’nun, “Bu kanlı darbe girişiminin ardında Amerika var” demesi bile her şeyi ortaya koyuyordu. Sorgulamalardan sonra yapılan itirafta şu ifade geçmektedir: “Üs’te yapılan son toplantıların birinde açık bir şekilde ‘Erdoğan’sız döneme hazır olun’ talimatları verildi.” Nitekim o geceki operasyonun en önemli ayağı, Erdoğan ve ailesinin kaldığı otele baskın yapıp sorgusuz sualsiz infazda bulunmaktı. Baskını yaptıklarında Erdoğan ve ailesi kısa bir süre önce oteli terk etmişti. Ancak iki koruması oradaydı ve onları acımasızca hemen infaz ettiler.

Bir başka makalemizde belirttiğimiz gibi, 17 – 25 Aralık operasyonların vuku bulduğu o günlerde Cemaat medyası açık açık Erdoğan için “Selâm – Tevhid Terör Örgütü’nün siyasî kanat lideridir” diyorlardı. “Selâm – Tevhid” ismi altında hayali bir örgüt kurup Sincan’daki “Kudüs Günü” etkinliğinden dolayı Selam Gazetesi çalışanlarına kumpaslar düzenlenmiş ve haklarında ağır cezalar verilmişti. Gazete’nin Haber Müdürü Nureddin Şirin 17,5 yıla mahkum edildi. Genel Yayın Yönetmeni Aydın Koral’a 157 yıl altı ay hapis isteniyordu. Gazetenin diğer çalışanlarına en az 6’şar yıl hapis cezası verilmişti. Bunlar da sözde Selam – Tevhid Terör Örgütü’nün medya ayağını oluşturuyordu. Aslında bu kumpas 28 Şubat’ta ordu içine yuvalanmış bir takım hain generaller tarafından tezgâhlanmıştı. Bu davalar tam kapanmak üzere idi ki, bu sefer Cemaat’in savcıları devreye girerek dosyaları raftan indirdiler. Selâm Gazetesi’ni çıkaran arkadaşlar daha önce Tevhid isminde bir dergi yayınlıyorlardı. Bu iki ismi birleştirerek terör örgütü ürettiler. 28 Şubat post-modern darbesini yapanlarla Cemaat aynı ortak noktada buluşuyordu. Selâm Gazetesi’nin yayın politikasına baktığımızda Filistin halkının uğradığı zulmü ve kan içici Siyonist İsrail’in yaptığı işgal ve katliamları öncelikli olarak gündeme taşımasıydı.
Malum o günlerde işgalci İsrail ile askerî işbirliği anlaşmaları yapılıp, Konya Askerî Hava Üssü Siyonistlere peşkeş çekilmişti. Onlar da her gün yüzlerce sorti yapım, hububat ambarı olan Konya ovasını uçak egzozlarının püskürttüğü korozyon gazlarıyla zehirliyorlardı. Elbette ki zehirlenen sadece Konya ovası değil, bütün Anadolu topraklarıydı. Zira uçaklar İran sınırına kadar gidip aynı zamanda istihbarî bilgiler toplamaktaydı. O günlerde yayınlanmakta olan ve kamuoyundan bir hayli ilgi gören Selâm Gazetesi büyük bir hassasiyetle affedilmez bu ihaneti gündeme taşımaktaydı. Mazlum Filistin halkını daha rahat bombalayabilmek için manevra kabiliyetlerini geliştirmeleri gerekiyordu. O kan içici vampirler sürüsü için Anadolu toprakları adeta biçilmiş kaftandı. İçimizdeki ihanet şebekesi bu imkânı onlara vermişti. O dönemde bazı generaller bununla yetinmeyip kızlarını Yahudilerle evlendirip kendilerine Siyonistlerden damat ediniyorlardı. (Şahıslarla işimiz olmadığı için isim listesi yayınlamıyoruz ancak ilgi duyanlar Google’den öğrenebilir.)

Bilindiği üzere Mısır’daki askerî darbeyi ABD açık bir şekilde desteklemişti. Oysa iktidarda İhvan-ı Müslimin’i temsilen, % 51’lik seçim sonucu ile iktidara gelmiş olan Muhammed Mursi hükümeti vardı. Tahammül edemediler ve Sisi isimli generali devreye soktular. Muhammed Mursi hükümetini ise Cumhurbaşkanı Erdoğan çok açık bir şekilde desteklemekteydi. İçten içe ABD bundan da rahatsız oluyordu. Son zamanlarda Rusya ile Türkiye arasında bahar havası hasıl olmaya başlayınca ABD bundan da gocunmaya başlamıştı. Öteden beri bazı analistler zaten Rus uçağının düşürülmesinde ABD’nin parmağı olduğunu iddia etmektedir. Amerika’nın sinsi amacının Rusya ile Türkiye’yi kapıştırmak olduğu iddia edilmektedir. O günlerde bazı gazeteler bu iddiayı detaylı bir şekilde gündeme taşımışlardı. ABD dünyanın birçok ülkesinde savaş çıkarmak amacıyla entrikalar çevirdiği öteden beri bilinen bir gerçek. Özellikle geçmişte Güney Amerika ülkelerinde yaptığı entrikalar sonucu nice askerî ihtilâller gerçekleştirilmişti. Panama’dan tutun Şili’ye kadar darbelerle nice hükümetler devrilmişti. Son zamanlar Venezuela ve Küba üzerinde çokça durmaktadır.
ABD’nin “A Plânı” Fethullah Gülen cemaatini iktidara taşıyıp Suud örneğinde olduğu gibi bölgede güdümlü ve yönlendirilebilir bir rejim tesis etmekti. Bu tutmazsa “B Plânı”nı devreye sokup Türkiye’de “iç savaş” çıkartmak gayesindeydi. Zira Türkiye’nin bölünmesi “Arz-ı Mevud”a giden yol için bir zorunluluktur. Siyonist İsrail bu menfur amaca ilişkin ABD’yi paravan olarak kullanmaktadır. Bu rejimin isminin İslâm olması ABD ve Siyonist İsrail’i hiç ilgilendirmemekte ve endişeye sevk etmemektedir. Onların tek isteği bölgede İran İslâm Cumhuriyeti’ne düşman bir rejim tesis etmek. Fethullah Gülen (otuz yıldan beri takip edebildiğim kadar) yazı ve söylemleriyle müntesiplerine İran düşmanlığı pompalamaktadır. Amerika ve Siyonist İsrail böylesi İslâmcıları baş tacı yapmaktadır ve onlara her türlü lojistik desteği vermektedir. Ancak Rabbimize şükür ki, kanlı darbe girişimi fiyasko ile sonuçlanmış oldu. Eğer başarsalardı vay bizlerin hâline! Ancak şu da bir gerçek ki, düşmanın “C Plânı” da var. Ancak bütün bu plân ve hesapların üzerinde Rabbimiz’in de bir hesabı var:
“Onlar bir tuzak kurdular, buna mukabil Allah da bir tuzak kurdu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır. ” (Al-i İmrân:54)

Bugüne kadar nice darbeler gördü bu topraklar. Ancak 15 Temmuz darbe girişiminde onur verici bir ilk yaşandı. 60 – 71 – 80 ve 97 darbelerinde halk sokaklara dökülmedi, darbecilerin karşısında yer almadı, halk iradesine sahip çıkmadı, halk sustu ve sindi. Ancak bu sefer kahraman halkımız ABD ve Siyonistlerin oyununu bozdu. Kurşunlanmalarına rağmen, tank paletlerinin altında ezilmelerine rağmen yılmadı, geri çekilmedi, nevresim ile tankın görüş alanını etkisiz hâle getirdi, gömleğini egzozun içerisine sokup tankın motorunu stop ettirdi. Yetmedi elindeki sopa ile tankların üzerine yürüdü. Öte yandan, halkımız bir anda Türkiye’nin bütün askerî karargâh kapılarının önüne kepçe ve damperli kamyonlarla yığıldı. Nizamiye kapılarının önü bir anda hınça hınç insanlarla dolmuştu. Diğer taraftan tekbirler eşliğinde sloganlar atan insanlarımız gecenin geç saatlerinde bölgelerindeki meydanları doldurmuştu. Kısacası İncirlik, Pentagon ve Tel-Aviv’de yapılan sinsi hesaplar boşa çıkmıştı.

Oysa ABD’li cunta destekçisi askerî stratejistler Cemaat’in darbe kalkışması ile başarılı olacaklarının teminatını vermişlerdi. Onlar da amiyane tabirle gaza geldiler. Ancak ABD’nin, Siyonist İsrail’in ve Fethullah Gülen ile avanesinin hevesleri kursaklarında kalmış oldu. Beceremediler ve kanlı bir şekilde ağızlarına – burunlarına bulaştırdılar. Zillet içerisinde büyük bir hezimete uğradılar. Olacak iş miydi bu, bugüne kadar bütün darbelerde başarılı olmuşlardı. İstedikleri uşaklarını iktidara taşımışlardı. Ve istedikleri hükümeti işbaşına getirmişlerdi. İşte bu sefer ilâhî irade ile halkın iradesi birleşmişti. Rabbimizin takdiri ve halkımızın feraseti darbeyi bertaraf edip tesirsiz hâle getirmeye yetmişti. Halkımız silah ve tanklara rağmen darbecilere karşı koyması, merhum Mehmet Akif Ersoy’un, “Siper et gövdeni dursun bu hayasızca akın” sözlerinde karşılık buluyordu. Kahraman halkımız cuntacı hainler karşısında “darbesavar” olmuşlardı. Yine merhum Akif’in ifadesiyle: “Girmeden tefrika bir millete düşman giremez. Toplu vurdukça yürekler onu top bile sindiremez.” Sokaklara bakıyoruz her kesim insanlarla dolu. Meydanlarda ve nizamiye kapılarında sadece Ak Partililer değildi. Her kesimden insanlar sokaklara, caddelere döküldü. Şu bir hakikat ki, bu ihanet, bu komplo, bu kanlı darbe girişimi Ak Partisi’ne ve hükümete değil, bütün bir halka yapılmıştır. Halkımız bunu ferasetiyle gördü ve gerekeni yaptı.

Şu bir gerçek ki, 15 Temmuz bir destandır. Bu destanı yediden yetmişe, kadını, çocuğu, yaşlısı ve genci ile bütün bir halkımız yazmıştır. 15 Temmuz ABD, Siyonist İsrail ve içimizdeki beyinsizlerin menfur plânlarının suya düştüğü gündür. ABD ve Siyonist İsrail darbe konusunda 79 İran İslâm Devrimi ile tarihinde ilk hezimeti yaşamıştı. 15 Temmuz’da ise ikinci bir hezimeti okkalı bir tokat gibi Türkiye halkından yemiş oldular. Edindiğimiz bilgiye göre ve daha önce ifade ettiğimiz gibi, şeytanî güçler bütün sinsi plânlarını İncirlik üssünde yaptılar. Darbe girişimi öncesi iki kez gizlice Türkiye’yi ziyaret eden ABD’nin Uluslararası Güvenlik Destek Gücü Komutanı General John F. Campbell’in 15 Temmuz’u yönettiği itiraf edilmektedir. Ayrıca ABD kulislerinde FET֒yü savunmasıyla tanınan CIA bağlantılı teorisyen Henri Barkey’in de 15 Temmuz sürecinde Türkiye’de olduğu biliniyor. Öte yandan CIA’nın eski Milli Haber Alma Konseyi Yardımcı Başkanı, eski CIA Türkiye İstasyon Şefi ve Fethullah Gülen’in hamisi Graham Fuller’in de Türkiye’de olduğu hatta helikopterle Yunanistan’a kaçan darbecilerle beraber yurt dışına çıktığı iddia edilmektedir. Darbe teşebbüsünün hemen akabinde polis tarafında İncirlik üssünün etrafı çevrilmiş ve 7 gün boyunca elektrikler kesilmişti. Türk birliğinin bulunduğu birime baskın yapılmış ve birçok bilgi ve belgeler elde edilmişti. 15 Temmuz’da Türk F-16’lara yakıt ikmali yapan tanker uçaklarının İncirlik’ten kalktığı tespit edilmiştir. Bu demektir ki sadece istihbarî ve lojistik destek değil, bizzat darbe girişimine muharrib destek verilmiştir. Sonuç itibariyle, bu karanlık ve bir o kadar da menfur olan darbede her yol İncirlik üssüne çıkıyor.

Şu bir gerçek ki, İncirlik Hava Üssü 1952 yılından beri ABD’nin ve Siyonist İsrail’in sinsi ve menfur plânlarına hizmet vermektedir. Daha yakın bir zamana kadar bu üsten kalkan ABD uçakları binlerce sorti ile mazlum Irak halkını bombalamıştır. Türkiye NATO’ya girmekle ve ABD ile askeri anlaşmalar yapmakla tarihinin en büyük hatasını yapmıştır. Merhum İmâm Humeynî’nin ifadesiyle “Amerika büyük şeytandır.” Az önce ifade ettiğimiz gibi, Mısır’daki Muhammed Mursi hükümetini deviren de Amerika’dır. Ama bu sefer ABD’nin Türkiye üzerindeki şeytanî plânı ters tepti. Onlar zannettiler ki, 60’ta, 71’de ve 80 darbelerinde olduğu gibi muvaffak olacaklar. Köprülerin altından artık çok sular geçti. Halkımız o yılların halkı değil artık. Bakınız, meydandaki yaşlı amcaya bayan spiker diyor ki: “Amca bir hayli geç oldu, saat sabahın üçü, git evine yat uyu!” Amcanın verdiği cevap çok enteresan ve manidar: “Kızım biz 60 ihtilâlinde uyuduk, 71 mıhtırasında uyuduk, 80 darbesinde uyuduk ama bu sefer uyumayacağız!” Bu yiğit amcamız aslında bütün bir halkımızın duygularına tercüman olmaktadır. Bu bir kolektif akıl ve kolektif ferasettir. Artık zaman uyumak zamanı değil, uyanık olma zamanıdır. Bakınız bu darbe girişimi önlendi önlenmesine ama süreç bitmedi. Bu kanlı darbe girişimi hezimete uğratılmıştır, ancak uluslararası şer odakları şeytanî plânlarından vazgeçmeyecektir. Kapıdan giremediyse bacadan girmeye çalışacaktır. İçimizdeki başka paraleller üzerinden yeni komplolar üretmeye çalışacaklardır veya başka yöntemlerle sol veya Kemalist fraksiyonları devreye sokmak isteyeceklerdir. Kısacası entrikalar için her yolu deneyeceklerdir.

Güney Amerika ülkeleri bu konuda ABD’den çok bizar olmuşlardır. Bu nedenledir ki, Venezuela’nın bir önceki Devlet Başkanı Hugo Chavez ABD hakkında şu nefret dolu sözleri sarf ediyor: “ABD emperyalizmi, tarihin gördüğü en sapkın, en katliamcı, en ahlâksız imparatorluğudur.” ABD sadece Güney Amerika değil, dünyanın her tarafına bir ahtapot gibi kollarını uzatmaktadır. ABD ve NATO komünizm tehlikesi ortadan kalktıktan sonra yeni bir konsept ile, yeni bir düşman algısıyla İslâm dünyasını hedef almıştır. ABD İslâm dünyasına yönelik oluşturmak istediği “Yeşil Kuşak” projesiyle “dine karşı din” kartını kullanmaya yöneldi. Tıpkı şeytan gibi sağdan yaklaşıyor. Fethullah Gülen ve avanesi bu iş için biçilmiş kaftandı. Zira Cemaat uzun yıllardan beri sürdürdüğü faaliyetlerinde Batı’ya şirin gözükmek için hep dinler arası diyalog ve hoşgörüden söz etmekteydi. Gülen o dönemde gidip Papa ile görüşmüştü. Ve bu görüşmede, “Sizin idealleriniz için hizmete amadeyim” gibi laflar etmişti. İşte böylesi bir zaman diliminde ABD ve Siyonistler Fethullah Gülen’i keşfetmekte gecikmediler. Batılı güçler, “İşte aradığımız bu, böylesi bir İslâm bizim sömürü düzenimizin tekerine çomak sokmayacaktır” deyip sürekli bu hareketi desteklediler. Bu nedenledir ki, Cemaat onlar için tam bir Truva atı idi. Yüz küsur ülkede açılan okullar bu amaca matuftu.
Bu okulların İran’da açılmasına neden müsaade edilmemiştir bir düşünelim?! Bunun cevabını biz Özbekistan’da görmekteyiz. Bundan bir süre önce Özbekistan’da Cemaat’in bütün okullarının kapılarına kilit vuruldu. Bunun gerekçeli nedeni ise, bu okulların birer Amerikan casusluk yuvasına dönüşmüş olmasıdır. Özbekistan bölgede bulunan Cemaat’in açtığı okullara baskın düzenleyerek, burada çalışan Amerikalı öğretmenlerin CIA ajanı olduğunu ve diplomat pasaportuyla ülkeye girdiklerini ortaya çıkarıp, 5 ABD li öğretmen ve 3 Türk öğretmeni tutuklayıp hapse atmıştı. Bu süreçte aynı şekilde Cemaat’in Rusya’da bulunan 16 okulu benzeri gerekçelerle kapatılmıştı. Ne gariptir ki eskiden bu işi Masonik okullarla yapıyorlardı. İçimizdeki beyinsizler varken artık onlara ne hacet?! “Ya Rabbi! İçimizdeki beyinsizlerin yaptıklarından dolayı bizi helâk edecek misin? O da Senin denemenden başkası değildir. Onunla sen dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirirsin. Bizim velimiz Sensin. Öyleyse bizi bağışla, bizi esirge; Sen bağışlayanların en hayırlısısın." (A’raf:155)

Ümit ediyoruz ki, bu Cemaat’in iyi niyetli ve bir o kadar da samimi müntesipleri gerçekleri görsünler. Bugüne kadar kimlere himmet ve hizmet ettiklerini anlasınlar. ABD ve Siyonist İsrail’i otorite kabul edenleri görsünler artık. “Bir musibet bin nasihatten efdâldir” atasözünden yola çıkarak bu son gelişmeden ders alıp nadim olmalılar. “Hedefe giden yolda her şey mubahtır” mantığı işi hunharca kan dökmeye kadar götürmüştür. Acımasızca insanların üzerine helikopterlerden kurşun sıkıldı. Acımasızca insanlar tankların paletleri altında ezildi. Böylesi canice yöntemlerle katliamlar yaparak mı bu ülkeye İslâm’ı – şeriatı getirecektiniz? Bu kanlı darbe girişiminin hiçbir meşru gerekçesi olamaz. Bu nedenledir ki, Müslüman halkımız bunu görmüş ve gereğini yaparak darbeyi püskürtmüştür. Eğer başarsalardı fişledikleri binlerce kişiyi infaz edeceklerdi. Şükür ki başaramadılar.
Ancak şunu da belirtmiş olalım ki, paralel yapı sinsi plânından vazgeçmeyecektir. Cemaat tasfiye edilse bile, paralel yapının arkasındaki, ABD, Siyonist İsrail, AB, NATO, İngiltere, Fransa, Almanya, Vatikan, İtalya, yani uluslararası şer odakları başka çıkış yolları arayacaktır. Bu işe teşne bazı partiler, STK’lar, iş dünyası, ideolojik ve politik gruplar, medya ve sermaye içindeki yedeğe aldıkları ajanlarını ilk fırsatta harekete geçireceklerdir. İşin can alıcı yönü ise şu: Bu kanlı kalkışma sadece Türkiye’ye karşı değil, Türkiye üzerinden İslam dünyasına karşı bir girişimdir. Eğer başarsalardı ilk etapta İran’a karşı savaş açacaklardı. Bu savaş paralel devlet adına değil, “paralel din” adına olacaktı. Akılları sıra “Şiî – Sünnî savaşını çıkaracaklardı. ABD ve Siyonist İsrail’in öteden beri istediği ve tezgâhladığı bundan başkası değildi. Amaç ümmet bünyesinde mezhep kavgası çıkarmak ve böylece Müslümanları birbirine kırdırmaktı. Zira “Arz-ı Mevud”a giden yol buradan geçmektedir. Allah korudu. Yoksa ABD ve Siyonist İsrail’in güdümünde baskıcı, totaliter ve uydu bir rejim kuracaklardı. Allah korudu.
“Onlar bir tuzak kurdular, buna mukabil Allah da bir tuzak kurdu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır. ” (Al-i İmrân:54)


PARALEL DEVLET YAPISI VE KANLI DARBE GİRİŞİMİ İLK DEĞİL

İnsanlık tarihi boyunca nice ilâhî hakikatlerin sahteleri ve paralelleri devreye sokulmuştur. İslâm tarihinde bunlardan en belirgin olanı Emevî yapılanmasıdır. “Tuleka” statüsünde olmasına rağmen Muaviye Şam’a vali tayin edilmişti. Bu haksız konumunu fırsata dönüştüren Muaviye kısa süre içerisinde palazlanıp güçlenmiş ve İslâm Devleti bünyesinde büyük bir askerî güç hazırlayarak “paralel bir yapı” oluşturmuştur. İmâm Ali siyasî anlamda fiilen iş başına geçtiğinde haksız olarak Şam’da valilik yapmakta olan Muaviye’yi azletmişti. Ancak Muaviye azil işini kaale almayıp merkezi hükümete karşı büyük bir askerî güç hazırlayıp Sıffin denilen bölgede kanlı darbe girişiminde bulunmuştu. Aslında bu kalkışma merkezi hükümete karşı bir savaş ilanıydı. Nitekim İmâm Ali’nin bütün barışçıl çağrılarına rağmen Muaviye ısrarla savaşı başlatan olmuştur. Dört aya yakın süren bu savaşta rivayetlere göre 70 bin dolayında insan ölmüştür. Bakınız bir fitne ve bir paralel yapı nelere mal oluyor. Adalet ihlâl edilmese ve herkes haddini bilse elbette ki bütün bunlar olmayacaktır.
İslâm ülkeleri içerisinde diktatöryal rejimlerle kıyaslandığında Türkiye’deki mevcut yönetim biçimi çok partili demokratik yapısıyla farklılık arz etmektedir. Ülke yönetimine talip olanlar parti bünyesinde faaliyette bulunabilirler. Ancak Müslüman halkımız burada da farklı bir açmazla karşı karşıyadır. Zira mevcut anayasal düzen şöyle bir kayıtlamada bulunmaktadır: “İktidara gelecek partinin programı devletin resmi ideolojisi doğrultusunda tüzüğünü hazırlamak ve iktidara geldiğinde buna uymak zorundadır. Ayrıca mevcut Anayasa’da öyle maddeler var ki, bunlar “değiştirilemez ve değiştirilmeleri teklif dahi edilemez” maddelerdir. Bu durum karşısında Müslümanların ilâhî yasalara ilişkin taleplerinin laiklik açısından kabul görmesi mümkün değildir. Bu nedenledir ki, bir zamanlar Türkiye koşullarında demokratik platformda partisel faaliyette bulunmanın fıkhî cevazı var mıdır diye tartışması yapılmaktaydı. Bazıları ise Rad Sûresi’nin 11’nci ayetinden mütevellit toplumun talep ve temayülleri değiştikçe Anayasal düzenin de değişebileceğinin kanaatine vararak partisel faaliyeti tercih ettiler. Sonuç itibariyle kanunları yapan ve uygulayan insanlardı. Değiştirilmesi kabullenilmeyen kanunlar da günün birinde değişebilirdi. Yeter ki, halk kararlı bir şekilde böyle bir talepte bulunabilsin.
AK Partisi iktidara geldiğinde Müslüman halkımızın taleplerine kestirmeden değil, fincancı katırlarını ürkütmeden tedrici bir yol izlemeyi tercih etti. Hatırlayacağınız üzere REFAHYOL hükümeti döneminde başörtüsü ile Meclis binasına girmek isteyen Milletvekili Merve Kavakçı’nın başına ne çoraplar örmeye çalıştılar. Ecevit hadsiz ve hukuksuz bir şekilde mikrofonu eline alıp: “Burası laik devlete meydan okuma yeri değildir. Bu kadına haddini bildirin!” gibi hezeyanlarla Anayasa’nın “Din ve mezhep farklılığı gözeterek halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” maddesini bizzat ihlâl etmiştir. Geçen zaman içerisinde öyle bir gün geldi ki, birçok milletvekili bayan Meclis binasına girdiğinde kimsenin gıkı çıkmamıştı. Aynı şekilde başta üniversiteler olmak üzere diğer okullarda da başörtüsü serbestliği geldiğinde irtica hortlamamış ve ülke elden gitmemişti. Diyeceğimiz o ki, eğer halk isterse bu ülkede daha çok güzel şeyler olacaktır hiç kuşkusuz.
Zahiren de olsa, tedricen de olsa bu müspet gelişmelerle birlikte siyasî faaliyette bulunmayı tercih etmeyen bir cemaat kendi müntesiplerini polis kolejlerine ve askerî okullara gönderip tabiri caizse kaleyi içten fethetmeyi tercih etmişti. Bu ara kamu kurumlarını da ihmal etmiyorlardı. Bu girişim tamamen bir paralel devlet yapılanmasından başka bir şey değildi. Başlangıçta kendilerine göre haklı gerekçeleri de vardı. Diyorlardı ki, “Cumhuriyet tarihi boyunca bugüne kadar kamu kurumlarında, polis ve askeriyede Müslüman halkımızın değerlerine düşman olanlar çoğunluktaydı. Anası başörtülü olan yemin törenine alınmaz ve hatta derdest edilerek oradan uzaklaştırılırdı. Öte yandan namaz kıldığı tespit edilen subaylar YAŞ kararlarıyla ordudan atılır ve resmî dairelerde iş imkânları ellerinden alınırdı. Eğer yanlışlıkla karakola düşseniz Allah’tan korkmayan polis size çok rahat şiddet uygulardı. Kamu kurumlarındaki bürokratik eziyetler de memurların mütedeyyin olmayışındandı. Namazında niyazında olan subay, polis ve memur işini adilce yapar kendi halkına gestapo kesilmezdi. Bizim şakirtlerimiz eğer bu kurumlara sızarlarsa, bu halkımızın menfaatine olacaktır. Zaten aynı akideyi ve aynı kültürü paylaştığınız.”
Olaya bu zaviyeden baktığımızda Cemaat’in haklı olduğu ortaya çıkacaktır. Ancak vakıanın bir başka boyutu var ki, Cemaat’i tamamen suçlu duruma düşürmüştür. O da çok açık bir şekilde Siyonist İsrail ve ABD ile iş tutmuş olmasıdır. 17 – 25 Aralık operasyonlarını da CIA ve MOSSAD adına yapmaya teşebbüs etmiştir. İslâm ve insanlık düşmanlarına dayanarak ve bu şer odaklarına maşalık yaparak İslâm’a hizmet mi edilir miş? İslâm her şeyden önce tevhid dinidir. Şeytani düzenlerle uzlaşıya kapalıdır. Hele onlara payandalık yapmak İslâm akidesi ile taban tabana zıttır. Fethullah Gülen diyalog ve hoşgörü adına tevhid akidesine mugayir bir din anlayışını halkımıza empoze etmeye çalışmıştır. Onunkisi “paralel din” anlayışıdır ve İslâm’a terstir. Amerika ve Siyonist İsrail hakkında verdiği beyanatlar her şeyi ortaya koymaktadır.
“Amerika’ya dünya da ihtiyaç vardır. Amerika, şu andaki konum ve gücüyle bütün dünyaya kumanda edebilir. Amerikan demokrasisinin yumuşak havası herkesi barındırabiliyor. Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir. Amerika’dan habersiz iş yapmak uygun değildir. Bizim dünyanın dört bir yanında açtığımız okullarda böyledir… Amerika’ya düşman olmak/karşı olmak doğru değildir, yarar getirmez! Amerika’nın bize burada bulunma hakkı vermesi bile büyük bir nimettir!”
“İsrail meşru otoritedir! İsrail hükümetinden izin almaksızın Gazze’ye yardım götürme teşebbüsü bile doğru değildir. Filistin için İsrail’den izin almaksızın yapılan bir aktivite sırasında ölen kişi şehit değildir!”
Bu beyanatlar, şeytana teslimiyet ve şeytanın otoritesini kabul etmekten başka bir şey değildir. Eğer kahraman halkımız tarafından bu kanlı darbe girişimi püskürtülmeseydi bugün ülkemiz ABD ve Siyonist İsrail’in uydusu durumuna getirilecekti. Son zamanlar Siyonist rejim ile yapılan anlaşmalar ve ABD’nin - NATO’nun uzun yıllardan beri topraklarımızda konuşlanmış olması, onlar için kaçırılmaz bir fırsattı. İnşallah ve ümit ediyoruz ki, bir gün bu topraklardan NATO ve ABD askerleri def edilecektir. Anadolu Gençlik Derneği’nin organizesi ile 28 Temmuz 2016 tarihinde İncirlik Hava Üssü önünde protesto gösterisi düzenlenmiş olması halkımızın gerçekleri ve FET֒nün perde arkasındaki üst aklı görmesine vesile olur inşallah. Tarihin bu zaman diliminde biz Müslümanların imtihanı bu. Müslümanlar olarak feraset sahibi olmak zorundayız. İyi niyet bazen yeterli olmuyor. Fethullah Gülen cemaatinin tabanına bakın! Pek çoğu mülayim, naif ve iyi niyetli ama bu hasletler bazen gerçekleri görmek için yeterli olamayabiliyor. Yıllarca bu cemaatin içerisinde büyük özverilerle himmet ve fedakârlıklarda bulundular. Sonra ne oldu? Bütün yapıp edilenler heba olup gitti. Çünkü bu cemaatin arkasında “üst akıl” olarak büyük şeytan Amerika vardı.
Tarihin birçok döneminde Müslüman halkımıza çeşitli komplolar kurulmuş ve birçok ihanetler yapılmıştır. İşin acı yönü bu gibi ihanetler sözüm ona din adamları tarafından hayata geçirilmiştir. Çünkü insanlar en çok din adamlarına itimat etmektedir. Yüce Rabbimiz Kûr’ân-ı Kerim’in birçok ayetinde bu hususta bizleri uyarmaktadır. Kendilerine ilim verildiği hâlde dini istismar eden sözde din adamlarını Rabbimiz A’raf Sûresi’nde “köpek sıfatlı” olarak tanımlamakta, Cuma Sûresi’nde ise eşek sıfatlı..
“Dileseydik o âyetlerle onu elbette yüceltirdik. Fakat o, dünyaya saplanıp kaldı da kendi heva ve hevesine uydu. Onun durumu köpeğin durumu gibidir: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan toplumun durumudur. Şimdi onlara bu olayları anlat ki düşünsünler.” (A’raf:176)
“Tevrat’la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini inkâr eden topluluğun hâli ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Cuma:5)
Az önceki ifadeleriyle o bizi açık açık ABD ve Siyonislere itaate davet ediyor oysa Rabbimiz, “Zalime meyletme yoksa sana da ateş dokunur” (Hud:113) diyor. Allah Teâlâ’ya muhalefet etmenin bedeli bu dünya hayatında rezil-i rüsvay olmaktır. Vaazlarınızda ve yazdığınız eserlerde müntesiplerinize namazdır, oruçtur, haçtır bahsediyorsunuz da zalimlere itaatsizlikten neden söz etmiyorsunuz? Üstüne üstlük bir de iyi niyetle size biat edenleri zalime itaate davet ediyorsunuz. Olmadı namazında niyazında olsunlar diye kendi safınıza çektiğiniz ordu mensuplarını kullanarak işi kan dökmeye vardırdınız. Yapacağınız bu muydu? 246 tane masum insanın kanına girdiniz, bin küsur canı yanmış yaralı insan var. Bunun vebalini nasıl ödeyeceksiniz. Maide 32’nci ayetine göre taammüden bir insanı öldürmek, bütün insanlığı öldürmek gibidir. Ayrıca Nisa Sûresi’nin 93’ncü ayetine göre böyle bir cürmü işleyenin yeri ebedi cehennemdir.
“Sonra siz, anlaşmanıza rağmen günah ve düşmanlıkla halkın aleyhine ittifak kurdunuz ve ardından kan dökmeye kalktınız. Oysa böyle bir iş yapmanız, size haram kılınmıştı. Yoksa siz, Kitabın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası aşağılık olmaktan başka değildir; kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaksınız. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.” (Bakara:85)
Kûr’ân-ı Kerim’deki bunca uyarılara rağmen nasıl olur da böyle bir cürmü işleyebiliyorlar? Ama onlar Kûr’ân’a değil Emevîlerin saraylarında devşirilmiş fetvalara bakıyorlar. “Hedefe varmak için her yol mubahtır” mantığı saraylarda verilen fetvaların ürünüdür. Kûr’ân’da gösterlen örnekler hep tarihte yaşanmış hadiselerdir. Rabbimiz bu kıssalardan ibret almamızı istemektedir. Rabbimiz Kûr’ân’ın özüne sadık kalarak tevhidî değerlere uygun bir hayat yaşamamızı ve aynı değerlere uygun olarak toplumsal düzenimizi tanzim etmemizi istemektedir. Sevgili Peygamberimiz ve mutahhar Ehl-i Beyt imâmları ve seçkin sahabeler bunu yaşayarak pratize etmişlerdir. Ve insanları bu değerlere sevgi, şefkat ve merhametle davet etmişlerdir. Şiddete başvurarak ve kan dökerek değil. Yüce dinimiz asla böyle bir yönteme cevaz vermemektedir. Bunu bilselerdi bu kan dökülür müydü? Ne yazık ki, ne Kûr’ân’daki kıssalardan ve ne de tarihten ibret almadılar. Merhum Mehmet Akif’in ifadesiyle: “Eğer ibret alınsaydı tarih tekerrür mü ederdi?”


Bismillahirrahmanirrahim
PARALEL DİN

“Allah, gerçekten kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de O'ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf, aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah hesabı çok çabuk görendir.” (Al-i İmrân:18-19)
İmanın ibrazı olan “tevhid” kelimesinde Allah'tan başka ilâh olmadığı ifade edilmektedir. Aktarmış olduğumuz ayet-i kerimede de bu gerçek ifade edilmektedir. Ve yine ayette teyid olarak Allah'ın mutlak güç ve mutlak egemenlik sahibi olduğu vurgulanıyor. Akabindeki ayette ise Allah nezdindeki dinin İslâm olduğu vurgulanıyor. Ayetleri bir bütün olarak ele aldığımızda İslâm'ın tevhidî değere sahip bir din olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak bu vurgulardan sonra ayet devamında can alıcı bir hususa temas edilmektedir: “Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf, aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler.” Görüldüğü üzere ayet sadece ehl-i kitaptan söz etmiyor. Bu ihtiras, kıskançlık ve çekememezlik Müslüman gruplar arasında da ne yazık ki fazlasıyla görülmektedir. Eğer Müslümanlar tevhidî değerler muvacehesinde Yüce Rabbimiz'in emrettiği şekilde birlikteliklerini tesis etmiş olsalardı paralel dinler de devreye girmeyecekti. İhtiras ve kıskançlıklar din adına hizmet verdiklerini iddia eden cemaatleri de birbirlerine husumet beslemeye itebilmektedir ne yazık ki!

Gerek önceki ümmetler döneminde ve gerekse Sevgili Peygamberimiz'den sonra tarih boyu tefrika örnekleri hep görülmüştür. Şu hakikati çok açık bir şekilde itiraf etmiş olalım ki, tefrika çıkaranlar tevhidî özden ayrılıp paralel din oluşturanlardır. Ancak burada şöyle bir gerçek daha vardır, tefrikacılar kendilerinin fırkayı naciye ve doğru yol üzere oldukların iddia edebilmektedirler. Rabbimiz onları bu konuda da uyarmaktadır: “Onlara, 'Yeryüzünde fesat çıkarmayın' denildiğinde, 'Biz ancak ıslah edicileriz!' derler. İyi bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir. Fakat farkında değillerdir.” (Bakara:11-12)
15 Temmuz kanlı darbe girişimi esnasında 246 vatandaşı katletmiş oldular. Eğer halkımızın direnci ile püskürtülmeselerdi belki muvaffak olana kadar binlerce insanın ölümüne sebebiyet vermiş olacaklardı. Buna rağmen Fethullah Gülen'in müntesiplerinden birine sorsanız asla kendilerini haksız görmeyeceklerdir. Çünkü bunların saraylarda yazılmış fıkhî referansları var. Paralel din aslında o fıkıh anlayışı ile oluşturulmuştu. Ve bugün de devam etmektedir. Sorsanız, “Biz hilafeti geri getirecektik, Allah'ın yasalarına uygun bir yönetim biçimi oluşturacaktık” derler. Ama öte yandan Allah'ın yanısıra kan içici ABD ve Siyonist İsrail'i de otorite kabul etmektedirler. Aslında onlar bu noktada kaybettiler. Zira bu yaklaşımları ve gizli mahfillerde onlarla iş tutmaları tevhidî değerlere ihanet ettiklerini çok bariz bir şekilde ibraz etmektedir. Daha işin başında Allah Teâlâ'nın hükümlerini çiğnemekle nasıl hak üzere olunabilir ki? Yine halkın silahı ile halkı acımasızca ve humnharca katletmeye kalkacaksınız sonra da “Hak üzereyiz” diyeceksiniz! Bu mümkün değil.

Yapısal değişim bir ihtiyaçtır. Zira Allah Teâlâ'nın yasalarından inhiraf etmiş bir rejimle karşı karşıyayız. Bu bir gerçek. Ancak biz bu ihtiyacı temin için TSK içine ve emniyet birimlerine sızmamızı mı gerektiriyor? Aslında “sızma” kelimesi ironik bir durumu ortaya koymaktdır. Çünkü bir yönüyle ve halkımızın tabiriyle “Ordu Peygamber ocağıdır!” Ancak bu ne kadar gerçeği yansıtmaktadır. Zira “Peygamber ocağı” denilen ordunun içerisinde nice İslâm düşmanı generallere tanık olduk. Bu generaller tarafından dinî değerlerimiz sürekli aşağılanmış ve tezyif edilmiştir. Erat ise Müslüman ahalinin çocuklarından müteşekkil. Şu hâlde “sızmak” kavramı yerine “asli unsur” olgusu kullanılmalıdır kanaatindeyiz. Ancak rejimin statüsü kavramsal kargaşalara sebebiyet vermektedir. Demek oluyor ki mevcut rejim bile kurulurken İslâmî yönetim biçimine rağmen paralel bir yapı oluşturularak kurulmuştur. Biz bunu devletin seküler ideolojisinde de görmekteyiz.
Bütün bu gerçekliğe rağmen yapısal değişim için her yol ve yöntemi mubah görebilir miyiz?Yüce dinimiz İslâm buna cevaz veriyor mu? Buna bakmalıyız. Tarihte yaşanmış olumsuz örnekler bizim için emsal olabilir mi? Bizim için o hadiseler referans kaynağı olabilir mi? Şu bir gerçek ki, saraylarda oluşturulan din anlayışı “paralel” olmaktan öteye gidemez. Ne olurdu da bunu Fethullah Gülen anlasaydı. Ancak şu gerçeği de ifade etmiş olalım ki, bu zihniyet Fethullah Gülen ile sınırlı değildir. İslâm coğrafyasında daha nice Fethullah Gülen'ler var. IŞİD, DEAŞ, El Kaide, El Nusra ve Boko Haram gibi nice örgütler var ki, yapısal değişim adına katliam üzerine katliam yapıyorlar. Yapısal değişim bir gereksinimdir. Hatta ilâhî bir emirdir. Ancak bu iş şiddete baş vurmayı zorunlu kılmıyor. Kırmadan, dökmeden ve kan akıtmadan hâlledilmesi gereken bir iş bu. İslâm şiddete cevaz vermiyor ancak paralel din bu işe fetva veriyor. Bunun en somut örneğini biz Cemel, Sıffin ve Nehrevan'da görmekteyiz.
Ortada bir İslâm devleti var ve bu devletin başında meşru bir İmâm var, ancak buna rağmen “paralel din” anlayışı ile işi oluk oluk kan dökmeye vardırdılar. 15 Temmuz darbe girişimi elbette ki motamot verdiğimiz örnek gibi değil. Fethullah Gülen tıpkı Tayyip Erdoğan gibi yapısal değişimden yana idi ve bu nedenle Ak Parti hükümetini seçimlerde desteklediler. Hatta bu aleni destekten dolayıdır ki, kurulan hükümet için “Cemaat – AK Parti Koalisyonu” denilir oldu. Birlikte yola çıkmışlardı. Ancak belirli bir süre sonra gizli kapılar ardında pazarlıklara koyuldular. “Şu kadar milletvekili istiyoruz, filan bakanlıkları bize verin!” Pazarlık kızıştı ancak talepler yerine getirilmedi. Ardından Siyonist İsrail ve ABD adına Cemaat açık açık “İran'la ticareti kesceksin” demeye başladı. Halk Bankası'na yapılan operasyonun tek nedeni budur. Petrol ve altın ticaretinin paraları Halk Bankası'na yatırılıyordu. Ayakkabı kutularında bulunan para İran'ın bağış olarak verdiği, Makedonya'da yapılacak olan ilahiyat fakültesi içindi. Paralel devlet buna tahammül edemedi ve polis üzerinden 17 – 25 Aralık'ta darbe girişiminde bulundu. Başaramadılar.

Ancak bu paralel yapı 40 yıldan beri yaptığı plânlarına ulaşmak için tekrar pusuya yatmış fırsat kolluyordu. Bir taraftan da hükümet polis, asker ve bütün kamu kurumlarında Cemaat'e yönelik tasfiye hareketine devam ediyordu. Ancak bunlar içeride öylesine palazlanmışlar ki, at at bitmiyordu. Hâlâ ordu içerisinde kendilerini kamofle edebiliyorlardı. Bunlar üstelik generalliğe kadar terfi etmiş kimseler olarak büyük bir yekün tutuyorlardı. Ancak buna rağmen onları bir tehlike bekliyordu. Bu tehlike 30 Ağustos'taki Yüksek Askeri Şura toplantısı idi. Bu tarihte görev devir tesliminden mütevellit bazı generaller emekliye ayrılacaktı. Şu hâlde pusuda bekleyen paralel yapı acele etmeliydi. Adeta bir atımlık barutları kalmıştı. Bununla hedefi tam 12'den vurmalıydılar. Bu onlar için “altın vuruş”tan başkası olamazdı. Nitekim öyle de yaptılar.
Bunların yaptığı hesapta on binlerce insan tutuklanacaktı. Ancak başta Tayyib Erdoğan olmak üzere “Selâm – Tevhid Terör Örgütü” kapsamında değerlendirilenler sorgusuz - süalsiz infaz edileceklerdi. Bu listenin başında “Selâm – Tevhid Terör Örgütü Siyasi Kanat Lideri olarak gördükleri Tayyib Erdoğan vardı. Niteki Marmaris'teki otele yapılan baskında bu amaç güdülüyordu. Nitekim Tayyib Erdoğan'a ulaşamayınca iki koruma polisi acımasızca katletmişlerdi. Operasyonu başlattıklarında direkt olarak halka ateş açmaları, acımasızca insanları tanklarla ezmeleri ne kadar şiddete teşne ve ne kadar kan dökmeye meyyal olduklarını ortaya koymaktadır. Bunlar işgalci İsrail'den daha beter çıktılar. Siyonist İsrail kendi halkını katletmiyor, düşman addettiği mazlum Filistin halkını katlediyor. Bunlar ise öylesine alçalmışlar ki, kendi halkını öldürüyor. Bir yönüyle Cemel ve Sıffin'de yaşananlar bundan farklı değildi. Muaviye'de o dönemde paralel yapıdan önce, saraylarına aldığı sözde alimler vasıtası ile “paralel din” oluşturmuştu.Zira “paralel din” oluşturmadan “paralel yapı” oluşturmak mümkün değildir. Bu demektir ki, “paralel yapı”, “paralel din”in ürünüdür. İnsanlar önce bu “paralel din'e eklemlendi.

Önce insanların inancını ifsad ettiler. “Diyalog ve hoşgörü” adına Hıristiyan ve Yahudilere şirin görünme adına insanları tevhidi değerlerden uzaklaştırdılar. Ezandan “Muhammed'en Resulullah” lafzını çıkarmaya teşebbüs ettiler. “Siyasal İslâm'ın İflası” isimli eseri yazan Olivier Roy ile ağız birliği yapıp İslâm'ın kıyamete kadar baki olan siyasî yönünü inkâr eder oldular. Özellikle 17 – 25 Aralık operasyonundan sonra bu konu kendi medya kuruluşlarında pompalanıp durdu. Madem sizin din anlayışında siyaset yoktu neden kanlı darbe girişiminde bulundunuz. Maksadınız yönetim ve siyaset merkezi olan devleti ele geçirmek değilmiydi? Madem ki sizce siyasetten uzak durmak gerekiyordu neden bu işe bulaştınız? Elbetteki bu cürmü ilk defa siz işlemiyorsunuz. Açık bir şekilde görülen o ki, siz Emevîlerin ardıllarısınız. Tarih boyu Emevîler nicelerine emsâl olmuş. Bu nedenle diyeceğimiz o ki; “Emevîlerden beri Müslümanların bir numaralı problemi paralel dindir.” Bugün İslâmî ilimler ve İslâm fıkhı diye bilinen metinlerin çoğu ne yazık ki, bu “paralel din” tarafından üretilmiştir. Bu nedeledir ki Müslümanlar tarihî süreç içerisinde gerçek İslâmî ilimlerden ve gerçek İslâm medeniyetinden fersah fersah uzaklaşmış oldular. Müslümanlar sağlıklı düşünme ve problem çözme yeteneklerini geliştiremediler.
Sonuç itibariyle Müslümanlar paralel fıkıh anlayışını ve dolayısıyla “paralel dini” iyi tahlil etmeliler. Eğer bu yapılmazsa Müslümanlar din adına, din tacirleri tarafından sömürülmeye devam edecektir. Şu hâlde tevhidî değerleri önceleyen öz Muhammedî İslâm'a rücu etmeliyiz. Şu bir gerçek ki, öz Muhammedî İslâm bütün dünya Müslümanlarını tek bir İslâm Devleti çatısı altında evrensel birlikteliğe davet etmektedir. Ayrılıklar ve ihtilaflar ise sosyal şirktir. Müslümanla her hâlü karda ümmet birlikteliğini esas almalıdır. Rabbimiz buyuruyor ki:
“Gerçekten, sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse bana ibadet ediniz.” (Enbiya:92)
Bu ümmeti başka kimlikler altında bölmeye çalışmak ve bir takım alt kimlikleri üst kimliğimizin yerine ikame etmeye kalkmak şirkten başka bir şey değildir. Bu nedenledir ki tarihte hangi zaman diliminde başlatılmış olursa olsun, “her paralel yapı” ve her “paralel din” şirkten başka bir şey değildir. Çok açık bir şekilde ifade etmiş olalım ki, bunun Ak Partisi ile de bir alakası yoktur. Zira tevhidin merkezi bu parti değildir. Bugüne kadar nice partiler geldi geçti. Asıl olan hak ve adalet temeline dayalı hizmetin uğraş ve çabasını vermektir. Asıl olan Yüce Allah'ın rızasına uygun yapısal değişim için sırat-ı müstakim üzere olabilmektir.



YORUM YAZ
BU HABER İÇİN HENÜZ YORUM EKLENMEMİŞTİR.
 Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları, okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan Araştırmacı Yazarlar hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
DİĞER Hazım KORAL HABERLERİ
ÖZEL RÖPORTAJ
Ferudun Özdemir: 'Allah Var, Problem Yok'
Ferudun Özdemir: 'Allah Var, Problem Yok'
Ferudun Özdemir, “Allah var, problem yok!” adlı kitabında, yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, Allah'a dayanıp, O'na güvenen insanların bir şekilde aydınlığa kavuşacaklarının farkındalığını oluşturuyor zihinlerde…
 
YAZARLARIMIZ
Y
Metin ALKAN
CENNETLE İLGİLİ HADİSLER
Y
Mehmet GÖÇMEZ
Mezhep
Y
Nurcan CANKORU
GİZLİ SIRLAR
Y
Pınar SÖNMEZ
AŞK BİR NOKTA
Y
Hatice BAŞKAN
KADINSIN
Y
Fatmanur KUŞ
SU GİBİ AZİZ OL EVLADIM
Y
Duygu Gürses DİKEN
MALINI BAĞIŞLAYAN ELBETTE KURTULUŞA ERMİŞTİR..
Y
Zeynep DEMİR
önce sela, sonra adın okunur minarelerden.
Y
Ayhan KÜFLÜOĞLU
Eşyayı gösteren Rabbimiz’in varlığı, o eşyadan daha zahir ve kesin
Y
Nur KABADAYI
Umut Ederek Yaşamak
Y
Büşra ŞENTÜRK
Sen Kaderim Misin
Y
Büşra Nur GECE
Mabede İsmet; Meryem'e Betül Sıfatı Yakışır...
Y
Merve DİKİCİ
TEVEKKÜL KIL
Y
Ebru ATA
KIYIYA İNSANLIK VURDU
Y
Mustafa KAYALI
ZAMAN VE MEKÂNDA KIBLEMİZ
Y
Türker ELMAS
NUR ve HAKİKAT AVCILIĞI
Y
Nagihan ZENGİN
Ademiyetten Kemaliyete İrfan Yolculuğu
Y
Öznur MACİT
bir b/akış bir yürüyüş (04,05,14 Eskici dergi yayınlandı)
 
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
BÜYÜK ÇAMLICA CAMİİ NEDEN YAPILDI? MÜSLÜMAN TÜRK FİLİSTİN’E NEDEN AĞLAR? 15 TEMMUZ TÜRK MİLLETİNİN ZAFERİDİR Şehadete Bir Gün Kala!
 
KONUK YAZARLARIMIZ
K
İsmail GENÇ
İnsanız ve İnsanlığı Özlüyoruz
K
Emrah POLAT
Vahametlerle İmtihan ve Müracaat
K
Mehmed ESMER
Kubbetüs Sahra'yı tanıyacağız
K
Elif NİSA
Gerçekten İnsan Azar
K
Elif MUSLUOĞLU
Cemâli Bâ Kemâle Seyredelim
K
Fikriye AYYILDIZ
GAFLET
K
Merve YAĞMUR
ÖLMEDEN ÖNCE ÖLÜNÜZ
K
Fuat TÜRKER
Münafıklar Kavramıyorlar!
K
Hüray BOZBIYIK
TESETTÜRÜN VERDİĞİ HUZUR
 
SON YORUMLANANLAR
 
VİDEO GALERİ
 
E-POSTA LİSTESİ
 
FOTO GALERİ
 
EN ÇOK TIKLANANLAR
 
ANKET

Web Sitemize Nasıl Ilaştınız?




 

Sitemizde yayınlanan haberlerde basın ahlakına, hukuk ilkelerine, insan hak ve özgürlüklerine bağlı kalacağımıza söz veririz. Yazarlarımızın yazılarıyla ilgili her türlü sorumluluk kendilerine aittir. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz.

Adres : Sizde Araştırmacı Yazarlara Katılabilir Çalışmalarınızı Yayınlatabilirsiniz! arastirmaciyazarlar@gmail.com a Ad Soyad ve Yazar Resminizle birlikte gönderin değerlendirelim