11 Ağustos 2016, 13:33 - 
Bediüzzaman Risale-i Nur için Neden Yazdırıldı Demiştir Merak Edilen Cevaplar ?

Bediüzzaman Risale-i Nur için Neden Yazdırıldı Demiştir Merak Edilen Cevaplar ?

Bu hususta dört nokta, meseleye işaret eder.


Birinci Nokta: Risale-i Nur'un ilmi ve olağanüstü cazibesi, ihsan-ı İlahi olduğuna en büyük delildir. Risale-i Nur'un bir kelimesinde bir sayfa, bir sayfasında bir kitap, bir kitabında binlerce kitap değerinde ilim ve tefekkürün olması insan fikrinin mahsulü olmadığını gösterir.

İkinci Nokta: Risale-i Nur'un yazılma şartlarının çok ağır olmasıdır. Risale-i Nurlar ekseri olarak ya şiddetli kış soğuğunda, ya da hapishane koşullarında, ya da Üstad'ın hastalıklı zamanlarında kaleme alınmıştır. Bu şartlar içinde harika bir tefsirin yazılması zahiren mümkün görünmüyor. Bu da ihsan ve ihtar-ı İlahi olduğunun en önemli işaretlerindendir.

Üçüncü Nokta: Hayatını sıdk ve doğruluk için adamış bir insanın en büyük bir meselede pervasız bir yalan söylemesi ve insanları aldatması akıl karı değildir. Said Nursi kadar yalandan ve hileden nefret eden ve hayatında en küçük bir yalan ve hile olmayan bir zatın, bu kadar büyük ve çirkin bir yalan söylemesi vicdan ve izan ile izah edilemez.

Dördüncü Nokta: İlham ve ihtar hakikatleri ayet ve hadislerde kabul edilen bir husustur. Yani İslam’da ilham ve ihtar manası vardır ve milyonlarca alim ve evliyalarda bu vaki olmuştur. Milyonlarca evliyalarda vaki olan ve ayet ve hadislerce de teyit edilen ilham ve ihtar hakikatleri, neden Said Nursi Hazretlerinde vaki olması muhal olsun.

Cansız varlıklardan, hayvanlara, hayvanlardan insanlara, insanlardan meleklere kadar bütün mahlukat ilham manasına mazhardır. Bunların hepsi ayet ve hadislerce de sabittir. Bu konudaki ayet ve hadislerden bazıları şunlardır:

“Çocuğunu emzir, Onun başına bir şey gelmesinden korktuğunda onu (sandık içinde) denize bırak. Korkma ve üzülme! Biz onu tekrar sana kavuşturacağız ve onu peygamberlerden yapacağız.”(Kasas, 28/7)

"Hiçbir beşer için, Allah’ın, bir vahiyle veya perde arkasından konuşması veyahut bir elçi gönderip de izni ile ona dilediğini bildirmesi dışında konuşması yoktur.”(Şûra, 42/51)

Sahabe-i Kiram, Rasulullah’a (asv):

"Allah, insanın göğsünü nasıl açar?" diye sorduklarında, Efendimiz (asv):

"Göğsüne bir nur atar; onunla göğsü açılır." buyurdu.

"Bunu gösteren bir belirti var mı?" diye sordular. Şu cevabı verdi:

"Aldatıcı dünya hayatından gönlünü çeker, ebedi ahiret yurduna yönelir, ölüm gelmeden önce hazırlık yapar."

Ebu Hureyre’nin naklettiğine göre, Nebî (asv) şöyle buyurmuştur:

"Sizden önce yaşamış İsrâil oğulları arasında öyle kimseler vardı ki, onlar peygamber olmadıkları halde, Allah tarafından kendilerine ilham edilen haberleri konuşurlardı. Eğer ümmetimden de bunlardan bir kimse bulunursa (ki şüphesiz bulunacaktır), o da muhakkak Ömer’dir."

Aynı zamanda İslâm âlimleri ilham hususunda şunları söylemişlerdir:

“İlham, vicdanda ani bir surette belirir. Nereden geldiği his ve idrâk olunmaz. Açlık, susuzluk, üzüntü ve sevinç duyguları vicdanda nasıl duyuluyorsa, ilham da aynı şekilde duyulur.”(1) 

Böyle ani gelen bir ilham, beklenmedik ruhî, coşkun bir istila gibidir. Bundan dolayı da, kalbî hassasiyet ve aklî titizlik daima onu almaya hazır olmalıdır.

“Nurlar senin üzerine gelirler ve kalbini kainat içindeki eserlerin suretleriyle dopdolu görünce geldiği gibi giderler. Kalbini ağyarın suretlerinden boşalt ki, maarif ve esrar ile doldurasın.”(2)

İşârî tefsîr ekolünün mümtaz simalarından Bursevî kendi ilham tecrübelerinden bahsederken şöyle der:

“Nefsimizde tattık ki, ilham ve hitab bazen Arapça lafızla, bazen de Farsça veya Türkçe olarak geliyordu.”(3)

Menar tefsirinde ise, şu ifadelerle, ilhamın, çok özel bir bilgi türü olduğu vurgulanır:

“Kişi, firaset, ilham gibi gizli ruhî idrak vasıtalarıyla bir bilgiye ulaşabilir. Bu, çoğu kere ruha bazı levhaların açılması şeklinde olur. Bunun kesinliği, ancak vukûundan sonra anlaşılır. Böyle bir ilham, bazı keskin gözlü kimselerin başkalarının görmediği çok uzak mesafeyi görmeleri gibi bir haldir.”(4)

Risalelerin ilham ile yazıldığını Üstadımız kaleme aldığı Yirmi Sekizince Mektub'un Yedinci Risalesi'nde ifade etmektedir.(5)

Dipnotlar:

(1) bk. Gölcük, s. 291.

(2) bk. İskenderanî, s. 130.

(3) bk. Bursevî, IV/193.

(4) bk. Abduh, VII/422-423.

(5) bk. Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup, Yedinci Risale


“İşte Said Nursi, eliyle yazdığı kitabı Allah’a nisbet edip, bunu kendi iradesi ile değil de Allah tarafından kendisine yazdırıldığı iddiasındadır…”


İddiaya Cevap:

Bir insan, yaptığı ve başarılı olduğu bir iş için, “aslında ben bunları yapacak durumda değilim, Allah’ın yardımı ile oluyor” dese, “bu adam peygamberlik iddia ediyor” mu diyeceğiz?

Biz vicdan ve insaf sahibi insanları davet ediyoruz; bir iftiracının,

 

 “İşte Said Nursi, eliyle yazdığı kitabı Allaha nisbet edip, bunu kendi iradesi ile değil de Allah tarafından kendisine yazdırıldığı... iddiasındadır…”

 

şeklindeki sözlerine baksınlar, sonra da, Bediüzzaman Hazretlerinin aşağıdaki şu ifadelerine baksınlar ve hür vicdanlarıyla istişare edip karar versinler:

 

“...çok tedkikat (araştırma) ve taharriyatın (inceleme) neticesiyle ancak husul bulan (ortaya çıkan) o çeşit risaleler, fevkalâde bir sür'atle, hem idrakimi ve fikrimi müşevveş (karışık) eden sıkıntılı inkıbaz vakitlerinde yazılması dahi, bir eser-i inayet ve bir ikram-ı Rabbanîdir (Allah’ın yardımı ve ikramıdır).”

“Evet ekser kardeşlerim ve yanımdaki umum arkadaşlarım ve müstensihler (risaleleri yazarak çoğaltanlar) biliyorlar ki; On Dokuzuncu Mektub'un beş parçası, birkaç gün zarfında her gün iki-üç saatte ve mecmuu (toplamı) on iki saatte hiçbir kitaba müracaat edilmeden yazılması; hattâ en mühim bir parça ve o parçada lafz-ı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde zahir bir hâtem-i nübüvveti gösteren dördüncü cüz, üç-dört saatte, dağda, yağmur altında ezber yazılmış; ve Otuzuncu Söz gibi mühim ve dakik bir risale, altı saat içinde bir bağda yazılmış; ve Yirmi Sekizinci Söz, Süleyman'ın bahçesinde bir, nihayet iki saat içinde yazılması gibi, ekser risaleler böyle olması; ve eskiden beri sıkıntılı ve münkabız olduğum zaman, en zahir (açık) hakikatları dahi beyan edemediğimi, belki bilemediğimi yakın dostlarım biliyorlar. Hususan o sıkıntıya hastalık da ilâve edilse, daha ziyade beni dersten, te'liften (yazmaktan) men'etmekle beraber; en mühim Sözler ve risaleler, en sıkıntılı ve hastalıklı zamanımda, en sür'atli bir tarzda yazılması; doğrudan doğruya bir inayet-i İlahiye (Allah’ın yardımı) ve bir ikram-ı Rabbanî (Rabb’imin ikramı) ve bir keramet-i Kur'aniye (Kur’an’ın kerameti) olmazsa nedir?”(1)

(1) bk. Mektubat,  Yirmi Sekizinci Mektup, Yedinci Risale.


Üstad'ın tahsil hayatının üç ay olduğu söyleniyor, bunu nasıl anlamalıyız?


Üstadımız “alet ilimleri” denilen gramer bilgileri için bu kısa süre ile yetinmiştir. Zaten, Arapçası mükemmeldir. Bu sahada fazla vakit kaybetmeyip doğrudan yüksek ilimler (ulûm-u âliye) sahasına geçmiş ve bu sahada kimseden ders almamakla birlikte çok kitap okumuştur. Fevkalade hafızasıyla bütün okuduklarını rahatlıkla zaptetmiştir. Ayrıca, felsefe konusunda da birçok eser okuduğunu bizzat kendi ifadelerinden anlıyoruz. Şu var ki, bütün bu ilimler ancak bir hazırlıktır.

Risalelerdeki hakikatler ne medrese tahsilinde okutulan kitaplardan, ne de felsefi eserlerden alınmıştır. Onun kaynağı ancak Kur’an'dır ve ilâhi ilhamdır. Risalelerin ekseriyetinin sünuhat kabilinden olduğunu kendileri de ifade ederler. Üstadın ifadelerinden benim anladığım mana şu ki, risaleler bir ıztıraptan, bir ihtiyaçtan, bir kıvranma ve sızlanmadan doğmuşlardır. Şefkat ve hamiyetten kaynaklanan bu ıztıraplar ıztırar derecesine gelmiş ve ab-ı hayat gibi marifet dersleri onun ruhuna ihsan edilmiştir. Bu kanaatimin kaynağı Üstad'ın şu iki dersidir:

"Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, îmanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeğe, îmanımı kurtarmağa koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış. Ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler! Dar görüşler!.."(1)

"Bu zamanda gayet kuvvetli ve hakikatlı milyonlarla fedakârları bulunan meşrebler, meslekler, tarîkatlar, bu dehşetli dalalet hücumuna karşı zahiren mağlubiyete düştükleri halde benim gibi yarım ümmi ve kimsesiz ve mütemadiyen tarassud altında, karakol karşısında ve müdhiş, müteaddid cihetlerle aleyhimde propagandalar ve herkesi benden tenfir etmek vaziyetinde bulunan bir adam, o mesleklerden daha ileri, daha kuvvetli dayanan Risale-i Nur'a sahib değildir ve o eser onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kur'an-ı Hakîm'in bu zamanda bir nevi mu'cize-i maneviyesi olarak rahmet-i İlahiye tarafından ihsan edilmiştir. O adam, binler arkadaşıyla beraber o hediye-i Kur'aniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümanlık vazifesi ona düşmüş."(2)

Osmanlının çöküş döneminde medreselerin görev yapamaz hale geldiği bir devrede, bu hazinenin son cevherleri manasında, çok harika eserler vücuda gelmiş, çok büyük insanlar yetişmiştir. Sanki bir yıkılış ve çöküşü bütün ruhlar hissetmişler ve istikbale bir şeyler bırakma gayretine kapılmışlardır. Elmalılı Hamdi Yazır tefsir sahasında, Ahmet Naim bey hadis sahasında, Ahmet Avni bey tasavvuf sahasında çok güzel eserler vererek Osmanlının son kültür hazinelerini gelecek nesillere hediye etmişlerdir. Şu var ki, istikbali Allah’ın inayetiyle en berrak şekilde keşfeden Bediüzzaman hazretleri, Kur’andan ve hadisten uzak kalacak, tasavvufa ise hiç ilgi duymayacak sefih ve dinsiz bir neslin ayak seslerini duymuş ve onları imana, ibadete ve ahlâka davet edecek bir külliyatın gereğini ruhunun derinlilerinde hissetmiş, ahir zaman fitnesinin bu müthiş yangınında imanı ve ahlâkı alevler içinde kalanların kurtuluşu için Rabbine yalvarmış, bir çıkış yolu aramış ve “her hayır elinde olan Allah”, kendisine iman hakikatlerini aklî ve naklî delillerle asrın idrakine sunacak bir külliyat nasip etmiştir. Bunun en açık bir delili de şu ifadelerdir:

"Eski Harb-i Umumî'den evvel ve evâilinde, bir vakıa-i sadıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı'nın altındayım. Birden o dağ, müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: "Ana korkma! Cenab-ı Hakk'ın emridir; o Rahîm'dir ve Hakîm'dir." Birden o halette iken, baktım ki mühim bir zât, bana âmirane diyor ki: "İ'caz-ı Kur'anı beyan et." Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılabdan sonra, Kur'an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'an kendi kendine müdafaa edecek. Ve Kur'ana hücum edilecek, i'cazı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i'cazın bir nev'ini şu zamanda izharına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım."(3)

Dipnotlar:

(1) bk. Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı, Tahliller.

(2) bk. Şualar,  On Beşinci Şua.

(3) bk. Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup, Yedinci Risale.


RİSALELER İLHAMLA MI YAZILDI VE İLHAM İLE VAHİY İLİŞKİSİ.


Bediüzzamanın tenkid edilen yönlerinden biri, Nur Risalelerini ilhamen yazıldığını söylemesidir. Risalelerde zaman zaman "bunlar bana yazdırıldı", "kalbime ihtar edildi" gibi ifadeler geçmektedir.

Buna gelen itiraz, aslında vahye gelen bir itirazdır. Ümmi bir insana vahiy geliyorsa, bir başka insana ilham gelmesi reddedilmemelidir.

Meselenin esası şudur: Allah peygamberlerine vahyettiği gibi, seçkin bazı kullarına da ilham eder. Şair gibi hassas bazı kimselerin ilhama mazhar oldukları gözler önünde iken, bütün hayatını Kur'an hizmetine adayan bir Bediüzzamanın ilhama mazhar olduğunu reddetmek, insanfla bağdaşır bir durum değildir.

Kelime olarak ilham, “bir şeyi birden yutturmak” anlamında olup, ıstılah olarak “kalbe bir takım mana ve fikirlerin ilkâ edilmesi” anlamında kullanılır. “Allah’ın, kulun kalbine bıraktığı şey”, “feyz yoluyla kalbe bırakılan şey” tarzında da ifade edilmiştir.

Istılahî anlamdaki vahiy, peygamberlere has bir keyfiyet iken, ilham daha umumî bir karakter taşır. Veli kulun kalbine gelen ilham, meleklere yapılan ilham, hatta arı gibi hayvanlara yapılan ilhama kadar şümullü bir ifadedir.

Kur’an-ı Kerim’de “ilham” kelimesi sadece Şems suresi 8. âyette geçer. Bu surenin başında yüce Allah, güneşe ve aya, gündüz ve geceye, sema ve arza kasemden sonra, “Nefse ve onu en güzel bir biçimde şekillendirip fücur ve takvasını ilham edene yemin ederim ki, nefsini arındıran muhakkak kurtulmuştur. Onu kirleten de, hüsrana uğramıştır” buyurur. (Şems, 8-10)

Bu âyetler, insan nefsinin fücur ve takvaya kabiliyetli olduğunu beyan etmektedir. İnsan, nefsini hayra da, şerre de yönlendirebilir.

İnsanın terkîbi ulvî ve süflî âlemden gelmiştir. Bundan dolayı insan, nefsi itibarıyla süfliyata meyyal, ruhu itibarıyla ise, ulviyâta müştaktır.

Surenin başında “güneş ve aya, gündüz ve geceye, sema ve arza” yemin edilmesi, insanın fücur ve takvadaki haline bir işaret gibidir. Yani, insan nefsi ya güneş gibi nuranî veya ay gibi zulmanîdir. Ya gündüz gibi aydınlık veya gece gibi karanlıktır. Ya sema gibi ulvî veya arz gibi süflîdir. İnsanı bu şekilde yükselten veya alçaltan, nuranî veya zulmanî yapan, fiillerine temel teşkil eden ilhamlardır. Çünkü insan nefsi, hem hayırlı ilhamlara, hem de şerli ilhamlara bir alıcı durumundadır. Allah’ın ve meleğin ilhamına muhatab olduğu gibi, şeytanî bir ilham olan vesveselere de muhatab olmaktadır. Allah’ın nefse fücur ve takvayı ilham etmesi ise, hayır ve şerri ona bildirmesi anlamındadır.

İlham da vahiy gibi sübjektif bir yapı arzeder. İlhamın keyfiyeti, tatmayanlarca bilinmez. Fakat onun bu bilinmezliği, kendisi hakkında fikir yürütmemize engel değildir. Bu nedenle, ilhamın keyfiyetiyle ilgili bazı görüş ve tecrübeleri kaydetmekte fayda görüyoruz:


“İlham, vicdanda ani bir surette belirir. Nereden geldiği his ve idrâk olunmaz. Açlık, susuzluk, üzüntü ve sevinç duyguları vicdanda nasıl duyuluyorsa, ilham da aynı şekilde duyulur.” 

Böyle ani gelen bir ilham, beklenmedik ruhî, coşkun bir istila gibidir. Bundan dolayı da, kalbî hassasiyet ve aklî titizlik daima onu almaya hazır olmalıdır. Yoksa “Nurlar senin üzerine gelirler ve kalbini kainat içindeki eserlerin suretleriyle dopdolu görünce geldiği gibi giderler. Kalbini ağyarın suretlerinden boşalt ki, maarif ve esrar ile doldurasın.” (Ataullah İskenderanî,)

İşârî tefsîr ekolünün mümtaz simalarından Bursevî kendi ilham tecrübelerinden bahsederken şöyle der: “Nefsimizde tattık ki, ilham ve hitab bazen Arapça lafızla, bazen de Farsça veya Türkçe olarak geliyordu.” (İsmail Hakkı Bursevî)

Muhammed Abduh, Menar tefsirinde şöyle der: “Kişi, firaset, ilham gibi gizli ruhî idrak vasıtalarıyla bir bilgiye ulaşabilir. Bu, çoğu kere ruha bazı levhaların açılması şeklinde olur. Bunun kesinliği, ancak vukûundan sonra anlaşılır. Böyle bir ilham, bazı keskin gözlü kimselerin başkalarının görmediği çok uzak mesafeyi görmeleri gibi bir haldir.” 

Fakat gayb, derece derecedir. Gaybın en derin noktasını ne bir peygamber, ne de bir veli bilemez. Ezelî kaderin vukua çıkma, tezahür etme zamanı yakınlaştıkça, o hadise gayb hazinesinden yavaş yavaş ayrılıp, insanın kavrayış ufkuna, dünya semasına doğru gelir. Denizin ta dibindeki cisim görünmez. Ama dipten ayrılıp yüzeye doğru gelen cisim, yüzeye yaklaştıkça kuvvetli gözler tarafından görülür. İşte gaybın, derinliklerinden ayrılıp şehadet âlemine doğru yaklaşan olayları da, basiret gözü açık olan bazı keşif erbabı görebilir.

Allah’ın veli kulları ilhama mazhar oldukları gibi, hassas ruhlu sanatkârlar, şairler, kendi sahasında fani olmuş ilim adamları da ilhama mazhar olmaktadırlar. Bunlar, hayatın günlük akışı içinde başkalarının göremediğini görürler, sezemediğini sezerler, hissedemediğini hissederler. Bir başka ifadeyle, bilginin bambaşka bir boyutunda yer alan kimi sezgiler ve dimağlar, bize göre verimsiz gibi gelen bir zeminden diriltici sular, ilâhî temaslar elde edebilirler. 

Hatta, belli bir meseleyi, uzun bir müddet çok uğraşmamıza rağmen çözemezken, bir gün aniden onun çözümünü içimizde buluruz. Bütün bilgi basamaklarını atlayarak bizi ani bir şekilde sonuca ulaştıran bu kabiliyetimiz hadsden (sezgiden) başka bir şey değildir.

Her insanda bilkuvve mevcut olan böyle bir sezgi, şair ve sanatkârlarda, ilim adamlarında çok daha hassastır. Bugün beşeriyetin istifade ettiği ilim ve teknoloji ürünleri, çoğu kere böyle sezgilerin neticesidir. Bunları, sadece zekânın eseri görmek yanlış olacaktır. Dâhi insanlar, kendilerinde bulunan gözlem ve anlama gücünden başka, sezgileri ve yaratıcı muhayyileleri ile başkaları için gizli olanı sezer, görünüşte ayrı olan olaylar arasındaki ilişkileri anlar, gizli bir hazinenin varlığını tahmin ederler.

“Mülhem keşşaflar” diyebileceğimiz bu kişiler, kendi sahalarında âdeta fâni olmuşlardır. Bütün dünyalarında araştırdıkları mesele vardır. Her şeye o zaviyeden bakarlar. Bir müzisyenin dünyası notalardan meydana gelmiştir. Bir ressamın dünyası, renkler ve şekiller dünyasıdır. Mesleğinde fâni olmuş bir kimyacının nazarında âlem büyük bir laboratuardır. Bir şairin dünyası, kelimelerin armonisinden örülüdür. Bunlar ve benzerleri, kendi branşlarının gemisinde, sisle örtülü sırlar okyanusunda ilerlerken, zaman zaman ilerdeki kayaları hayal meyal görür gibi olurlar. Ardından tekrar bir sis etrafı kaplar. Bazen de bir rüzgâr eser, bütün sis bulutlarını dağıtır. Önlerindeki kayaları ve ilerdeki kıyıları onlara açık ve net olarak gösterir. Böylece kayalardan aşarlar, kıyılardan geçerler. Gerçeğin yeni ufuklarına doğru kürek sallarlar.

Şöyle veya böyle, kendisine bu tarz ilham gelen birisi şiirde yeni bir ufka açıldığı gibi, kendini sanatına adamış mülhem sanatkârlar, kendini ilmî keşiflere adamış mülhem keşşaflar da bir gün kendilerini yepyeni bir iklimde bulabilmektedirler.

Kevnî sırlara dalmak isteyenlere kâinat sırları açıldığı gibi, ilâhî sırlara ermek isteyenlere de, marifet nurları saçılacaktır.

İlham ne derece bağlayıcıdır?

İlhama mazhariyetle elde edilen bilgi, çoğu kere o şahsı ilgilendiren cüzî şeyler içindir. Yani, ya sıkıntılı halinde gelen bir teselli veya içinden çıkamadığı bir müşkilin halli veya kendisi ve çevresiyle ilgili geleceğe yönelik bir müjde şeklindedir.

Bu tarz bir ilhamın değeriyle ilgili olarak ekseriyetin görüşü, ilhamın başkasını bağlayıcı bir bilgi türü olmadığıdır. Taftezanî “Akaid” metninde geçen “İlham, ehl-i hak nezdinde bir şeyin sıhhatini bilme yollarından değildir” cümlesini şöyle açıklar: 


“Müellif bununla “İlham, bütün insanların kendisiyle ilim elde ettiği ve başkasını bağlayıcı bir sebep değildir” manasını murad etmiştir. Yoksa şüphesiz ilham yoluyla her hâl ü karda bir ilim elde edilmektedir.” 

Diğer bir ifadeyle, kelâmcılar, ilhamın vukuunu değil, bu yolla elde edilecek bilginin, başkası için delil olacağını kabul etmezler.

Meselâ birisi “kalbime ilham edildi ki, şu tarihte şu olay olacak” dese, onun bu ilhamı başkasını bağlayıcı bir hüküm taşımaz. Bu ilhamının hükmü zamana bırakılır. Zaman onu ya tasdik eder veya yanlış gördüğünü ortaya koyar.

Kalbine ilham gelen kişi, bunun ilâhî menşeli olduğunu hissederse, kendisi onunla amel eder. Nitekim Hz. Musa’nın annesi kalbine gelen ilhama göre hareket etmiş, küçük Musa’yı sandık içinde Nil’in sularına bırakmıştır.

Bu noktada şunu da belirtmek isteriz ki: İnsanın kalbi sadece Rahmanî ilhamlara yönelik bir alıcı durumunda olmayıp, şeytandan da ilham almaya kabiliyetlidir. Bundan dolayı, ilhama mazhar olan kişi, eğer dinin hükümlerini iyi bilmiyorsa, şeytanların oyuncağı olabilir. Kalbine gelen şeytanî ilhamı, Rabbanî zannedip hem sapar, hem de saptırır.

Anlatılır ki, Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’a biri “Yalancı peygamber Muhtaru’s- Sakafî kendisine vahiy geldiğini iddia ediyor” deyince İbn-i Ömer “Doğru söylemiş” der ve şu âyeti okur:


“Şüphesiz şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmelerini vahyederler” (En’am, 121) Yani, vesvese yoluyla ilham ederler. Ehl-i imanla mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. 

Demek ki, bilhassa şeytan fikirli insanlar, şeytanî ilhamlara maruz kalırlar. Şeytan, ehl-i imana vesvese verip günahlara sevketmek istediği gibi, ehl-i küfre de mesajlar gönderir, ehl-i imanla uğraşmalarını sağlar. 

Hamdi Yazır şöyle der:

“İmansızlıkla şeytanet arasında bir cazibe vardır. Korusuz bahçeye haşerat musallat olduğu gibi, 

“Görmedin mi biz, kâfirlerin üzerine kendilerini iyice (azgınlığa) sevkeden şeytanları gönderdik” (Meryem, 83) medlulünce, imansız kalplere de şeytanlar musallat olur. İmansızlar şeytaneti sever. Şeytanî hasletlere, hareketlere meftun olurlar. Hayırsız, hayırsızla düşer kalkar. Eşkiyanın reisi, en büyük şaki olur. Bunun gibi, imansızların bütün temayülleri şeytanette olduğundan, önlerine şeytanlar düşer, başlarına şeytanlar geçer.” 

Günümüzde, memleket çapında ve dünya çapında ehl-i imanla uğraşanları gördükçe, üstteki âyetin manasını daha iyi anlayabiliyoruz.

Vahiy – ilham farkı


Vahiyle ilham arasındaki farkları bilmek, ilhamın değerini ve keyfiyetini anlamamıza yardım edecektir. Şöyle ki:

1- İlham, mutasavvıflarca ve bazı kişilerce bir delil sayılabilir. Ancak o, çoğunluğu bağlayan bir hüccet değildir.

2- Vahyin kaynağı kesin olarak ilâhî olmakla birlikte, ilhamın kaynağı her zaman ilâhî olmayabilir. Onun için, vahiy katî olup, ilham zannîdir. Çünkü, vahiy melek vasıtasıyla gelir. Melekte hata ihtimali yoktur. Fakat kalbin akıl ve nefisle alakası olduğundan, bunlardan etkilenir. Bundan dolayı, o meyanda yanılmalar olabilir.

3- Vahiyde mündemic olan risalet, bütün beşeriyete aittir. Halbuki ilham, yalnızca buna mazhar olan şahsa mahsustur. Vahiy, bütün âlemi aydınlatan güneş gibidir. İlham ise, sadece ilhama mazhar kişiyi aydınlatan bir lamba gibidir.

4- Vahye mazhar olan peygamber, aldığı vahyi insanlara tebliğle mükellefdir. Hâlbuki bir veli, kalbine gelen ilhamı tebliğe memur değildir. Hatta çoğu kere gizlemesi daha efdal olmaktadır.

5- Vahiy gölgesizdir, safidir, peygamberlere hasdır. İlham ise, gölgelidir. 

Renkler karışır. İnsandan başka, melekler ve hayvanların da mazhar olduğu bir keyfiyettir.

Hz. Musa’nın Annesi


Kur’an-ı Kerim, Hz. Musa’nın annesine gelen ilâhî ilhamdan bahseder. Şöyle ki: 

Hz. Musa dünyaya geldiği sıralarda Mısır’a hükmeden Firavun, Benî İsrail’in erkek çocuklarını öldürtmektedir. Oğlunun da öldürülmesinden endişe eden Hz. Musa’nın annesine şu ilâhî teselli gelir:

“Çocuğunu emzir, Onun başına bir şey gelmesinden korktuğunda onu (sandık içinde) denize bırak. Korkma ve üzülme! Biz onu tekrar sana kavuşturacağız ve onu peygamberlerden yapacağız.” (Kasas, 7)

Hz. Musa’nın annesine gelen bu ilham, onu teselli edici ve yönlendirici bir keyfiyet arzetmektedir. Aynı zamanda ileriye yönelik iki müjdeyi taşımaktadır. Bu iki müjde, Musa’nın annesine geri döndürülmesi ve küçük Musa’nın, ilerde bir peygamber olacağıdır. Musa’nın annesine ilhamın nasıl ve ne şekilde geldiği meçhulümüz olmakla beraber, bunun rüyada bildirilmesi, ya da Hz. Meryem’de olduğu gibi, melek gönderilmesi şeklinde olabilir.

Bu şekilde bir ilhama mazhariyeti, sadece Musa’nın annesine has bir olay olarak görmek hatadır. Benzeri durumlarda böylesi ilhama mazhar pek çok kişi vardır. Bu ilhamlar, Musa’nın annesi örneğinde olduğu gibi, “teselli edici, yönlendirici ve gelecekten haber verici” özellikler taşımaktadır.

Risale-i Nur Külliyatı'nın ilhamen yazıldığını biliyoruz. Bu ilham, kelime kelime, cümle cümle yazdırılmak mı, yoksa tasvirler, teşbihler ile anlamayı kolaylaştırmak şeklinde midir?


Risale-i Nurların her cüzüne ve her risalesine mahz-ı ilham nazarı ile bakmak doğru olmaz. Bir çok risale Üstad Hazretlerinin kuvve-i ilmiyesi ile yazılmıştır. Mesela Muhakemat, İşaratü’l İ’caz, Sünuhat, Münazarat gibi kitaplar Üstad Hazretlerinin kuvve-i ilmiyesi ile kaleme alınmış ve ancak ilham ikinci derecede kendini göstermiştir, demek mükündür.

Lahikaların büyük bir kısmı hizmet ve hizmet metoduna dair bahislerden teşekkül etmektedir. Bu sebeple lahikaların tümüne ilham nazarı ile bakmak gerekmez. Ama içlerinde ilham ile yazdırılan mektuplar da bulunabilir.

Risale-i Nur Külliyatı'nın iskeletini ve temelini, Sözler, Mektubat, Lem'alar, Şualar, Mesnev-i Nuriyegibi eserler oluşturmaktadır. Bu temel eserlerin kahir ekseriyeti ise mahz-ı ilhamdır. Yani bu eserler Üstad Hazretlerinin kuvve-i ilmiyesinden ziyade, ihtar-ı İlahi ve ilham-ı Rabbani şeklinde yazdırılmıştır. Külliyat'ın bir kısmının ilham ile bir kısmının da ilmi kuvve ile yazılmasında bir tenakuz ve çelişki yoktur.

İlhamın keyfiyetini tabir etmek zor bir husustur. Ancak avam insanlarda da ilham olduğu için, kıyas yapabiliriz. Bir mana bazen kalbimize birden tulu eder. Onun kuvvetli ve daha sağlam şeklini evliyalarda tasavvur edebiliriz. Risale-i Nur'daki teşbih ve temsillerin hepsi ilham ve iktibastır. Hatta Küçük Sözlerdeki bazı temsiller Hazreti İbrahim (as)’in suhufundan iktibas edilmiştir.(1)

(1) bk. Osmanlıca Fihrist Risalesi, Sekizinci Söz.

“Bir adam düşünün ki, son peygamberden ve İslam dininin tamamlanmasından sonra ortaya çıksın ve 'Bana Allah tarafından bir kitap yazdırıldı.' desin…”


İddiaya Cevap:

Her şeyi Allah’tan bilen, bütün iyiliklerini Allah’tan kendisine yapılan birer lütuf olduğunu itiraf eden, kendinde hiçbir meziyet görmeyen ve bu yüzden yazdığı eserlerini de kendi akıl, ilim ve zekasının ürünü olmadığını, Kur’an’dan alınan ilhamlar ve Allah’ın bir lütfu olduğunu söyleyen Bediüzzaman (zamanın harikası) bir adam düşünün!.. Sonra da böyle bir zatı anlayamayıp, sözlerini çarpıtarak, “Bana Allah tarafından bir kitap yazdırıldı.” dediğini iddia eden sefil ruhlu bir adamı düşünün!..


“Hayır ve şerri yaratan Allah’tır.”, inancına sahip bir adam nasıl oluyor da bu ifadeleri saldırı aracı olarak kullanabiliyor? Ben yaptım, ben ettim, ben başardım, benim emeğim diyerek gururlanmasını mı bekliyorduk acaba Bediüzzaman’ın?..

 

İddia sahibi acaba Bediüzzaman’ın şu ifadelerini hiç mi okumadı (Başkalarının okumadığını, kendisinin okuyup incelediğini iddia ediyor):

"Nefs-i emmareme bir sille-i te'dib: (Kötü nefsimi terbiye eden bir tokat)"


"Ey fahre meftun (gurur tutkunu), şöhrete mübtela, medhe (övülmek) düşkün, hodbinlikte bîhemta (hep kendini görmekte benzersiz) sersem nefsim!"


"Eğer binler meyve veren incirin menşei (kaynağı) olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu; bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medh ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir dava ise; senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre,  gurura belki bir hakkın var."


"Hâlbuki sen, daim zemme (kınanmaya) müstehaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin."


"Senin bir cüz'-i ihtiyarın bulunmakla, o nimetlerin kıymetlerini fahrin ile tenkis(azaltmak) ediyorsun, gururunla tahrib ediyorsun ve küfranınla ibtal ediyorsun ve temellükle (kendi mülkü saymak) gasbediyorsun. Senin vazifen fahr değil, şükürdür."


"Sana lâyık olan şöhret değil, tevazudur, hacalettir (utanmak)."


"Senin hakkın medih değil istiğfardır, nedamettir (pişmanlık)."


"Senin kemalin hodbinlik (kendini görmek) değil, hüdabinliktedir (Yüzünü Allah’a çevirmek)."(1)


Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerine Risalelerin ilham yoluyla yazdırıldığı söyleniyor. İlham yalnızca o kişiye has bir hüccet, sened değil midir? Herkes için aynı hükümler söz konusu mudur? Risalelerin doğruluğuna delil nedir?


Nur risaleleri, Kur'anın bir tefsiridir. Kur'anı tefsir eden zatlara "müfessir" adı verilir. Müfessir olabilmek, yani "Allah burada bunu murad etmiştir" diyebilmek elbette kolay ulaşılabilen bir seviye değildir.

Her şeyden önce müfessir, Arapçayı belagatıyla beraber iyi bilmeli, vahyin lisanına vakıf olmalıdır. Ayrıca, dinin asıllarını (usulü'd-din), ayetlerin iniş sebeblerini (esbab-ı nüzul), ayetlerin nasih ve mensuhunu, bilmeli, Kur'an'ın ilk müfessiri olan Hz. Peygamber (a.s.m.)'in hadislerine aşina olmalıdır. Bütün bunların yanında "İlm-i mevhibe" denilen Cenab-ı Hak'tan hususi bir idrak nimetine mazhar kılınmalıdır. Nasıl ki, fen bilimcileri tabiatın sırlarını araştırırken, bunların içinden bazılarına ilham parıltıları görünür. Bunlar, başkalarının göremediğini görür, sezemediğini sezer, insanlığa yeni bir keşfin izharına sebep olurlar.

Onun gibi ilhama mazhar müfessirler, başka müfessirlere nisbetle ayetlere daha derinlemesine nüfuzla o mana okyanusundan o güne kadar ins ve cinnin dokunmadığı inci misal manaları takdim ederler.

Nur risalelerini incelediğimizde, Bediüzzaman'ın ilhama mazhar olduğunu söyleyebiliriz. Ama bütün risaleler ilham eseri değildir. Şöyle ki:

Risale-i Nur'un bazı kısımları nakildir. Yani ya hadis kitaplarından veya başka kaynaklardan nakillerde bulunmaktadır. Ama bir kısım meseleleri ise nakil olmayıp doğrudan doğruya Kur'an-ı Kerim'den istihraçtır. Bediüzzaman Birinci Şua'da Risale-i Nur'un ekseriyet itibariyle ilham değil de Kur'an'ın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünuhat ve istihracat olduğunu söyler. Sözgelimi Birinci Söz veya Otuzuncu  Söz Kur'an'da var olan engin manaların bir açılımından ibarettir. Bu manalar, şu veya bu kitaptan birer alıntı değildir.

İlham ile istihraç arasında şöyle bir ayrım düşünülebilir: İlhamda muhatabın iradesi çok da söz konusu olmayabilir. Ama istihraçta iradi bir yönelim söz konusudur. Mesela, yerin üzerinde ıslaklığı görüp, o mekânın altında bir su kaynağı olduğunu sezmek ve orayı kazıp bu su menbaını göstermek istihraca girer. Ama hiçbir ıslaklık görmeden "buranın altında su var" deyip haber vermek ilhamla olur.

"Sonra ilhamlar cihetine baktı, gördü ki: Sadık ilhamlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nevi mükâleme-i Rabbaniyedir,.." Kalbe gelen ilhamlar nasıldır?

Kalp ve İlham:

İnsan kalbinin mazhariyetlerinden biri olan ilham, kelime anlamıyla “birşeyi birden yutturmak”anlamındadır. Istılah olarak ise, “kalbe bir şeyin ilkası”, “kalbe feyiz yoluyla ilka edilen mana”demektir.

Kur’an-ı Kerim’ de “ilham” kelimesi sadece Şems suresi sekizinci ayette geçer. Bu ayette, Cenab-ı Hakk’ın nefse fücurunu ve takvasını ilham ettiği bildirilmektedir.

Hz. Musa’nın annesine gelen ilham, ilham konusunda bize ufuk açıcı mesajlar sunar. Şöyle ki:

Firavunun adamları tarafından oğlu küçük Musa’nın öldürülmesinden endişe eden dertli annenin kalbine, Cenab-ı Hak şu manaları ilham eder:

“Çocuğunu emzir. Onun başına birşey gelmesinden korktuğunda, onu (sandık içinde) denize bırak. Korkma ve üzülme! Biz onu sana tekrar kavuşturacağız ve onu peygamberlerden yapacağız.” (Kasas Suresi, 28:7)

Bu olayda ilhamın şu üç karakteri karşımıza çıkar:

1. Yönlendirme.

2. Teselli.


3. Müjde.

"Çocuğunu emzir... Onu denize bırak" ifadeleri bir yönlendirmedir. “Korkma ve üzülme” bir tesellidir. “Biz onu sana tekrar kavuşturacağız ve onu peygamberlerden yapacağız” kısmı ise, istikbale yönelik iki müjdedir.

Bu olayda, vahyin evrenselliğine karşılık ilhamın hususiliği kendini göstermektedir. Yani, Hz. Musa’nın annesine gelen ilham, başkalarını ilgilendiren bir mesaj değildir. Teselliye muhtaç hassas bir kalbe gelen özel bir haberdir.

Yine bu olaydan hareketle, ilhamın gelme zamanı hakkında bir kanaat edinebiliriz. Bu tür ilhamlar durup dururken değil, kutsi bir teselliye muhtaç olunduğunda gelmektedir.

Şüphesiz ilhama mazhar tek insan Hz. Musa’nın annesi değildir. Gerek veli, gerek şair, gerekse san’atkar insanlar genelde ilhama açık kimselerdir. Ayrıca, ilim adamları da zaman zaman ilhamdan nasiplerini alırlar. Diğer insanlar da, nadiren de olsa ilham olayıyla karşı karşıya kalırlar.

Peygamberlerine vahiyle konuşan, bütün varlıklara, o varlıkların mahiyetlerine uygun bir şekilde program yerleştiren Cenab-ı Hak, yeryüzündeki en seçkin misafirleri olan insanlarla da elbette konuşacaktır. Bu noktada ilhamı, bir nevi İlahi tekellüm olarak görebiliriz. Fakat bu tekellüm, 

“Allah’ın hiçbir insanla bir vahiy, veya perde arkasından konuşması, veyahut bir elçi gönderip de izni ile ona dilediğini bildirmesi dışında konuşması yoktur.” (Şura Suresi, 26:51) ayetinde geçtiği gibi, “perde arkasından”dır. 

“Allah’tan korkun. O size öğretir.” ayeti, günahlardan kaçınmanın İlahi talime vesile olmasına işaret eder. (Bakara Suresi, 2:282) Allah müttaki kulunun kalbine bir nur verir. Nitekim; “Ey iman edenler! Eğer Allah’tan korkarsanız, o size bir ‘furkan’ verir...” (Enfal Suresi, 8:29) ayeti de bu manayı teyit eder.  Ayette geçen furkan, hak ile batılı ayırma gücü anlamındadır.

İnsanlığın düşünce tarihine baktığımızda, nice düşünürün ilhamdan bahsettiğini görürüz. MeselaSokrat “daimanion”undan bahseder. Bu kelime içten gelen uyarıcı bir ses, vicdanın sesi, ahlakî bir sezgi, ilham gibi anlamlarda kullanılmıştır. İçinde duyduğu bu ses, yapmaması gereken eylemlerden onu alıkoymaktadır. 

J.J. Rousseau, gerçeği önceleri akılla arar. Fakat akılla gittiği oranda kalbinde, duygusunda bir boşluk olduğunu anlar. Bunun üzerine yalnızlığı seçer. Kalbiyle, duygusuyla karşı karşıya kalır. O artık tabiatın güzelliklerini, mesela, bir derenin sakin sakin akışını, yüksek bir dağın ulu tepesini, çiçeklerin kokusunu, kısacası asıl tabiatı sevmekte, aklın düşüncelerinden kaçmakta, hayal gücünün, duygusunun önderliğinde yürümektedir. Ona göre “içimizden kopup gelen bir sesin, ilahi ilhamın öğrettiği gerçekler, en açık ve en kesin gerçeklerdi.” 

On Yedinci Yüzyıla damgasını vuran Descartes (Dekart), gerçeğin hararetli arayıcılarındandır. Önceleri subaydır. O hareketli ortam içerisinde bile zihni devamlı gerçeğin peşindedir. Nihayet 1619 yılının 10 Kasım günü, Tuna üzerindeki Neuburg’ta büyük bir coşku içinde, olağanüstü bir bilimin esaslarını bulduğunu görür.

Pascal (ö. 1662) Dekart’ın izinde giden büyük bir düşünürdür. Fakat Pascal’da gönül adamlığı ciheti daha belirgindir. Akla bir sınır çizer ve akılla ulaşamadığımıza gönülle ulaşacağımızı söyler. “Gönlün, akılla kavranamayacak olan kendine göre isbatları (raisons’ları) vardır.” der.

Değerli müteffekkir, Cemil Meriç, aynı konuda şunları söyler: 

“Kimi başında taçla doğar, kimi elinde kılıçla... Ben kalemle doğmuşum... Şiirle başladım edebiyata. Kulaklarımda bir ses uğulduyordu, etrafımdakilerin duymadığı bir ses. Ve defterler kendiliğinden doluyordu.” 

“Kuşlara benzer kelimeler, odama dolarlar bir akşam. Nereden gelirler bilinmez. Kâh çığlık çığlığadırlar, kâh sesleri işitilmez.” 

İzzetbegoviç’in ifadesiyle, "insanlığın hassas antenleri olan şairler", ümmi bile olsalar ilhama mazhariyetle şiirde zirvelere yükselirler.

Araştırdığı konuya kendisini bütünüyle vermiş ilim adamları, san’atkarlar da ilhamdan nasibini almış kimselerdir. 

Hamdi Yazır’ın dediği gibi, “Fen yolunda bile en büyük keşifler, insan kalbine şimşek gibi çarpan bir hak telkininin eseridir.” 

Çağdaş düşünürlerden Alexis Carrel, bu konuda şu tesbitlerde bulunur:

“Muhakkak ki büyük keşifler yalnız zekanın eseri değildirler. Dahi bilginler, müşahede ve anlama gücünden başka entüisyon (içine doğma) ve yaratıcı mahayyile gibi vasıflara da sahiptirler. Bunlar entüisyonla başkaları için gizli olanı sezer, görünüşte ayrı olan fenomenler arasındaki ilişkileri anlar, meçhul hazinenin mevcudiyetini tahmin ederler. Bütün büyük insanlarda entüisyon özelliği vardır...” 

İşte ilhama mazhar kişiler, günlük hayatın akışı içinde başkalarının göremediğini görürler, sezemediğini sezerler, hissedemediğini hissederler. Sadık Kılıçın ifadesiyle, “bilginin bambaşka bir boyutunda yer alan kimi sezgiler ve dimağlar, bize göre verimsiz gibi gelen bir zeminden diriltici sular, İlâhi temaslar elde edebilirler." 

İlhama mazhar kişilere baktığımızda, bunların kendi sahalarında fâni olduklarını her şeyleriyle o sahaya yöneldiklerini görürüz. Mesela, bir müzisyenin dünyası notalardan meydana gelmiştir. Bir ressamın dünyası renkler ve şekillerden örülüdür. Bir şairin dünyasında hep kelimeler vardır. 

Bunlar, kendi branşlarının gemisinde, sisle örtülü sırlar denizinde ilerlerken, zaman zaman ilerdeki kayaları hayal meyal görür gibi olurlar. Sonra, tekrar bir sis etrafı kaplar. Bazan bir rüzgar eser, bütün sis bulutlarını dağıtır, önlerindeki kayaları ve ilerdeki kıyıları onlara açık ve net olarak gösterir. Böylece kayalardan aşarlar, kıyılardan geçerler. Gerçeğin yeni ufuklarına doğru yelken açarlar.

“Ömrünüzün günleri içinde Rabbinizden nefahat (rahmet esintileri) vardır. Bunlara mukabil olunuz” hadisi, İlahi ilhamın mevcudiyetinden haber verir. (Acluni, I, 231- 232) Fakat buna mazhariyet için, alıcı durumda olan kalbin uygun bir halde olması gerekir. Yapılan bir yayını alabilmesi için, alıcı cihazın hem açık olması, hem de ilgili frekansta bulunması lazımdır.

Şüphesiz insan kalbi her zaman aynı duyarlılıkta olmadığı gibi, ilham esintileri de daimi değildir. Hz. Yakub’un durumu bunu açıkça göstermektedir. Yakınında bulunan Ken’an kuyusundaki Yusuf’un durumunu bilmezken, yıllar sonra Mısır gibi uzak bir yerden O’nun kokusunu duymuştur.

Hz.Yakub'a bunun sebebi sorulduğunda şöyle der: “Bizim halimiz, çakan şimşek gibidir. Bazan açık olur, bazan kapalı. Bazan göklerin üstüne çıkar otururuz, bazan da ayağımızın üstünü göremeyiz.” 

İlhama Nasıl Ulaşılır:

İmam Gazali, ilhama ulaşılması için şu üç özelliğin olması gerektiğini söyler:

1 - Sadık bir irade.

2 - Tam bir susuzluk.

3 - Devamlı Allahın rahmet tecellilerini gözetlemek.

Bilgi Olarak İlhamın Değeri:

İnsan kalbinin bir mazhariyeti olan ilham, genelde başkasını bağlayıcı bir bilgi türü olarak kabul edilmez. Fakat bunun böyle olması, “İlham yoluyla birşey elde edilmez” demek değildir. Nitekim Taftezani, Nesefiye ait Akaid metninde geçen “İlham, ehl-i hak nezdinde bir şeyin sıhhatini bilme yollarından değildir” cümlesini şöyle açıklar: “Müellif bununla “ilham, bütün insanların kendisiyle ilim elde ettiği ve başkasını bağlayıcı bir sebep değildir” manasını murat etmiştir. Yoksa şüphesiz ilham yoluyla bilgi elde edilmektedir.” 

Diğer bir ifadeyle, “kelamcılar ilhamın vukuunu değil, bu yolla elde edilecek bilginin başkası için delil olacağını kabul etmezler.”

Mesela birisi, “kalbime ilham edildi ki, şu tarihte şöyle olacak” dese, onun bu ilhamı başkasını bağlayıcı bir hüküm taşımaz. İlhamının hükmü zamana bırakılır. Zaman onu ya tasdik eder, veya yanlış gördüğünü ortaya koyar.

İlhamın değeriyle ilgili olarak, bazı noktalara temas etmekte yarar görüyoruz:

1. ‘İlham, başkaları için dini bir delil sayılmasa da, sahibi ondan istifade edebilir.” Nitekim, Hz. Musa’nın annesi kalbine gelen ilhama göre hareket etmiş, küçük Musa’yı sandık içinde Nil’in sularına bırakmıştır. 

2. İnsanın kalbi, Rabbanî ilhamlara açık olduğu gibi, şeytanî vesveselere de açıktır. Bunu ayıramayan kişiler, sapar ve saptırılırlar.

3. Kalbe gelen ilhamın mihengi, Kur’an ve Sünnet'tir. Kitap ve Sünnet'e muhalif olarak gelen bir ilham, kesinlikle şeytanîdir. Mesela kişi, “Sen artık nebi derecesine ulaştın” şeklinde gaybî bir ses duysa, “veli asla nebiler derecesine ulaşamaz” esasını hatırlamalıdır.

4. Vahiyle gelen bilgi kati olmakla beraber, ilhamda bu kat'iyet yoktur. İlham zannidir, gölgelidir, renkler karışıktır.

Sorularla Risale Sitesinin Çalışmalarından Derlenmiştir.

Araştırmacı Yazar
Süleyman Yasin AKDENİZ
Editör



YORUM YAZ
BU HABER İÇİN HENÜZ YORUM EKLENMEMİŞTİR.
 Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları, okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan Araştırmacı Yazarlar hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
DİĞER Süleyman Yasin AKDENİZ HABERLERİ
ÖZEL RÖPORTAJ
Ferudun Özdemir: 'Allah Var, Problem Yok'
Ferudun Özdemir: 'Allah Var, Problem Yok'
Ferudun Özdemir, “Allah var, problem yok!” adlı kitabında, yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, Allah'a dayanıp, O'na güvenen insanların bir şekilde aydınlığa kavuşacaklarının farkındalığını oluşturuyor zihinlerde…
 
YAZARLARIMIZ
Y
Metin ALKAN
EZAN VE İSLAM,,,
Y
Mehmet GÖÇMEZ
Mezhep
Y
Nurcan CANKORU
GİZLİ SIRLAR
Y
Pınar SÖNMEZ
AŞK BİR NOKTA
Y
Hatice BAŞKAN
KADINSIN
Y
Fatmanur KUŞ
SU GİBİ AZİZ OL EVLADIM
Y
Duygu Gürses DİKEN
MALINI BAĞIŞLAYAN ELBETTE KURTULUŞA ERMİŞTİR..
Y
Zeynep DEMİR
önce sela, sonra adın okunur minarelerden.
Y
Ayhan KÜFLÜOĞLU
Eşyayı gösteren Rabbimiz’in varlığı, o eşyadan daha zahir ve kesin
Y
Nur KABADAYI
Umut Ederek Yaşamak
Y
Büşra ŞENTÜRK
Sen Kaderim Misin
Y
Büşra Nur GECE
Mabede İsmet; Meryem'e Betül Sıfatı Yakışır...
Y
Merve DİKİCİ
TEVEKKÜL KIL
Y
Ebru ATA
KIYIYA İNSANLIK VURDU
Y
Mustafa KAYALI
ZAMAN VE MEKÂNDA KIBLEMİZ
Y
Türker ELMAS
NUR ve HAKİKAT AVCILIĞI
Y
Nagihan ZENGİN
Ademiyetten Kemaliyete İrfan Yolculuğu
Y
Öznur MACİT
bir b/akış bir yürüyüş (04,05,14 Eskici dergi yayınlandı)
 
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
VAKİT SEHER VAKTİ AHD-E VEFA ZAMANI SEVMEK ZAMANI İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANLIĞI İÇİN LÜTFEN ÖNCE BAŞARILI BİR İL BAŞKANI SEÇİN
 
KONUK YAZARLARIMIZ
K
İsmail GENÇ
İnsanız ve İnsanlığı Özlüyoruz
K
Emrah POLAT
Vahametlerle İmtihan ve Müracaat
K
Mehmed ESMER
Kubbetüs Sahra'yı tanıyacağız
K
Elif NİSA
Gerçekten İnsan Azar
K
Elif MUSLUOĞLU
Cemâli Bâ Kemâle Seyredelim
K
Fikriye AYYILDIZ
GAFLET
K
Merve YAĞMUR
ÖLMEDEN ÖNCE ÖLÜNÜZ
K
Fuat TÜRKER
Münafıklar Kavramıyorlar!
K
Hüray BOZBIYIK
TESETTÜRÜN VERDİĞİ HUZUR
 
SON YORUMLANANLAR
 
VİDEO GALERİ
 
E-POSTA LİSTESİ
 
FOTO GALERİ
 
EN ÇOK TIKLANANLAR
 
ANKET

Web Sitemize Nasıl Ilaştınız?




 

Sitemizde yayınlanan haberlerde basın ahlakına, hukuk ilkelerine, insan hak ve özgürlüklerine bağlı kalacağımıza söz veririz. Yazarlarımızın yazılarıyla ilgili her türlü sorumluluk kendilerine aittir. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz.

Adres : Sizde Araştırmacı Yazarlara Katılabilir Çalışmalarınızı Yayınlatabilirsiniz! arastirmaciyazarlar@gmail.com a Ad Soyad ve Yazar Resminizle birlikte gönderin değerlendirelim