23 Temmuz 2014, 13:17 - 
Hz. Musa'nın Duası

Hz. Musa'nın Duası

Musa kelime olarak yasa ve şeriat demektir.

Hayatını hizmete adamış bir dostum, beni telefonla aradı; çok fedakâr ve âlim başka bir dostumuza: Yunus Emre'nin, Cennet dedikleri üç beş köşk, üç beş huri. İsteyene sen ver onu. Bana seni gerek seni, şeklinde bir sözü var. Dinen bunun değeri nedir, diye sorduğunu söyledi. Ve o âlim, fedakâr ve ikimizin de dostu olan zatın şöyle bir cevap verdiğini aktardı:

 

"Veli olan Yunus Emre'nin bu duasına mukabil, Peygamber olan Hz. Musa, ?Ey Rabbim, benim bütün ihtiyaçlarımı ver, şeklinde dua ediyor. Peygamberlik, velayetten üstün olduğuna göre, Hz. Musa'nın duası, Yunus Emre'nin duasından daha önemlidir ve daha doğrudur."

 

O dostum, bu sual ve cevapları bana anlattıktan sonra, senin görüşün nedir, diye sordu. Ben de bu cevap, zahiren doğruluğu ile beraber, dört noktadan eksik ve yanlıştır, diye söyledim. İşte bu dört noktanın özeti şudur:

 

Birinci Nokta: Evvela, Hz. Musa'nın böyle bir duası yoktur. Bu mealdeki bir dua, yanlış çevrilen, Kasas Suresi, 24. ayetin mealinden kaynaklanıyor. Başta Elmalılı olmak üzere eski tefsirler ve mealciler, bu ayet ile ilgili 2-3 uydurma rivayet bulunduğundan bu ayeti Ya Rabbi, senin bana indireceğin her iyiliğe ben muhtacım, diye çevirmişler. O dostumuz ise, Arapça bilmediğinden bu mealleri esas aldığı için böyle bir yanlışa düşmüştür. Hâlbuki ayetin doğru meali, Ya Rabbi senin ayağıma getirdiğin bu kadına ihtiyacım var, şeklinde olmalı..

 

Hz. Musa, Hz. Şuayb'ın kızlarının hayvanlarını suladığı zaman bu duayı yapıyor. Fakat bizim mealciler bir peygamberin kadına olan ihtiyacını dile getirmesini ona yakıştırmadıklarından, iki gramatik yanlışı ayetin mealine sokarak ayeti manasız ve mühmel bırakmışlardır; geçmiş zaman kipini gelecek zaman kipine dönüştürmüşler, cümleyi ayetin bağlamından koparıp yuvarlak bir laf şeklindeki bir duaya çevirmişler. Hâlbuki bir delil olmadan geçmiş zaman kipini gelecek zaman kipine çevirmek, ayeti anlam bağlamından koparmak yanlış olduğu gibi, yuvarlak laflar şeklinde belirsiz bir biçimde dua etmek de yanlıştır.

 

Bu kısa tashih ile beraber ilaveten şunlar da denilebilir:

 

a) Kur'an bir erkeğin kadına olan ihtiyacını dile getirmesini güzel ve hoş karşılıyor. Nitekim Bakara Suresi, 2/235. ayet, eşlerin karşı cinsi hatırlamasını normal ve fıtrî bir şey olarak gösteriyor. Yine bu sure, nikâh kıyılmadan önce bile insanların birbirinden hoşlanmasının caiz olduğunu bildiriyor. (2/231)

 

b) Hz. Musa'nın bu fıtrî durumu ile beraber, onun o zaman henüz peygamber olmadığını da hatırlatmakta fayda var. Ayrıca Peygamber de olsa, insanın karşı cinsi beğenmesi ve ona olan ihtiyacını dile getirmesi yine caizdir. Nitekim Kur'an, Hz. Muhammed'e hitaben: Bu mevcud eşlerinden ayrı olarak, güzellikleri, hoşuna gitse dahi senin başka eş alman, sana caiz değildir, diyor. (33/52)

 

c) Her bir peygamber evrensel sosyolojik bir kavramı temsil eder, ilkesine göre Musa, şeriat kavramını temsil ediyor. Mesela; Harun'un velayet ve mistik boyutu temsil etmesi gibi ve mesela; kadının sembol kavram olarak maddeyi ve altyapıyı temsil etmesi gibi...

 

Evet, şeriat ve hukuk; maddi altyapı ve güç olmadan varlıkları devam edemez. Toplumsal bir olgu şekline girmez. Üstad Bediüzzaman, 1920'de yazdığı Tuluat risalesinde bu hakikati şöyle ifade ediyor:

 

"Cayı dikkattir ki; Merkez-i Hilafet (İstanbul) uleması ve Darül-Hikmet (İstanbul'daki İslamî İlimler Enstitüsü ve Zabıta-ı Ahlakiye ?gönüllü ahlak polisleri-) (bütün aktif çalışmalarına rağmen) fuhuş, sarhoşluk, kumar gibi büyük günahları değil gidermek ileri gitmelerini bile durduramadılar. (Çünkü o yıllarda İstanbul'daki Hükümet feshedilmiş idi. Fakat) Anadolu Hükümetinin bir emriyle (meclisten yasa çıkarıp, ordu tarafından uygulamaya koyulması ile) sarhoşluk ve kumar gibi bütün büyük günahlar, menedildi (yasak edilip engellendi.)

 

Demek desatir-i hikmet (ilim ve iman prensipleri) nevamis-i hükümet (hükümetin güce dayanan yasaları) ile, kavanin-i hakk, revabıt-ı kuvvet (hakkın kanunları, gücün bağları) ile imtizaç etmezse (birleşmezse) cumhur-i avamda (halkın çoğunluğunda) müsmir olamaz," (meyve veremez.)

 

İkinci Nokta: Yunus'un duasının doğru manası şudur: Bir şey, bir nimet eğer daimi ve ebedî değilse o nimet çok güzel de olsa, ebediyetten başka hiçbir şey ile tatmin olmayan insanoğlu, onu istememeli. Bilindiği gibi cennet dünya hayatına nisbeten daimi de olsa, sonsuz soyut İlahî varlığa ve Onun cemaline göre yine sınırlı ve mahduttur. Demek Yunus, bana seni gerek seni, demekle ben ancak sonsuz ve mücerred olan ve bir saati, bin sene cennet hayatından daha güzel olan rüyet-i İlahiyeyi ve İlahî vuslatı istiyorum, diye sonsuzluğa olan aşkını dile getiriyor..

 

Yunus, bu çok önemli, insanî noktayı dile getirmek ile beraber, sonsuzluğu anlamayan, hayatı maddi nimetlerden ibaret bilen ve cenneti bahçe, saray ve seks aracı olan hurilerden ibaret sanan genel halk kitlesinin cennet ve ahiret algısını eleştiriyor.

 

Maalesef; bugün için Müslümanların çoğu, İslamiyeti, dini ve dinin neticesi olan cenneti, siyasal bir iktidardan, zorla adam yönetmekten, yönetemediği zaman öldürmekten, cinsellik ve zenginlikten ibaret sanıyorlar. Bu dünyevî başarı, Peygamber yoludur. Yunus Emre gibi sofilerin dediği ise, sapıklıktır. Allah'ın bize vaad ettiği cenneti hafife almaktır. Dolayısıyla küfürdür, diye yazılar bile yazıyorlar.

 

Buradan cennette cinsellik hiç yoktur, manası çıkartılmamalı. Çünkü cennette insanın bütün duygularının karşılığı olduğu gibi, elbette cinsellik de vardır. Fakat dünyevî ölçülerde değildir. Nitekim cennette tuvalet ihtiyacının ve doğurmanın olmadığı, kati rivayetler ile sabittir. Maalesef bugünün dünyevî dindarları, diğer ehl-i dünya gibi hayatı cinselliğe indirdiklerinden insanın diğer 999 duygusunu ihmal edip cenneti ve cennetin güzelliklerini hurilerden ve hurilerin çokluğundan ibaret sanıyorlar.

 

Üçüncü Nokta: O âlim dostumuzun Nübüvvet, velayetten üstündür, sözü gerçekten doğrudur. Ve çok önemlidir. Fakat bu sözün manasını, Yunus Emre'nin o güzel sözüne ve bugünkü dünyevî bir kısım radikal Müslümanların sözüne ve yaptıklarına uygulamak çok büyük bir yanılgıdır.

 

Peygamberlik, velayetten üstündür, prensibinin manasını, doğru ve en geniş şekilde Hz. Muhammed'in hayatında görüyoruz. Şöyle ki: Hz. Muhammed Yunus Emre gibi, dünyayı terk etmedi; başta cennet olmak üzere insanın bütün fıtrî ihtiyaçlarının yerine getirilmesi için çalıştı. Mesela: O (a.s.m) Bedir ve Uhud'da savaşa çıktı. Fakat bu iki olayı, insanlık âleminin en verimli iki okulu ve iki yetişme kampı haline getirdi. Bir kuruş için başkasını öldüren o insanları, sonsuzluğu, soyutu kendine hedef yapan, yalnız Allah rızasını isteyen bireyler haline getirdi. Karşı düşman taraftan da onlarca siyasi, dahi diplomatın yetişmesine sebep oldu. Ki bunlar kısa bir zaman sonra bu birikimleri ile beraber Müslüman oldular.

 

Al-i İmran, Ahzab ve Enfal surelerini dikkatle okuduğumuzda Hz. Muhammed'in bu ve benzeri onlarca başarısını gözlemleyebiliyoruz.

 

Hulasa: Hz. Muhammed dünyayı ve savaşı terk etmediği halde, insanları iman ve ahlakta zirveye çıkarttığı gibi; İslam âlemi gibi insanlık için olmazsa olmaz bir yapıyı da kurmuştur. Bu yapı, onlarca öldürücü darbeye rağmen hala devam ediyor. Sahabeler dediğimiz nesil, bu sıcak ortamın yıpratıcılığına rağmen, onlar da peygamberleri de, sonuçta hatta bizzat savaş günlerinde bile Yunus gibi; Bize seni gerek seni,  diyorlardı.

 

İşte nübüvvetin velayetten üstünlüğünün manası budur. Bunun testi ve ölçüsü de dünya senin elinden gittiğinde hiç üzülmemendir. Ve her halükarda, Bana seni gerek seni, diyebilmendir.

 

Dördüncü Nokta: Ya Rabbi sen benim bütün ihtiyaçlarımı ver. Veya, Ya Rabbi bana indireceğin her hayra ben muhtacım, tarzında dua etmek dinen, psikolojik olarak ve pratik olarak güzel bir dua olmadığı gibi; caiz bir dua şekli de değildir. Bu önemli noktanın izahını yine Üstad Bediüzzaman'dan takip edelim; (meal ve şerh olarak:)

 

"Dua ile olması istenilen şey, muhal olmamalı" (Hâlbuki bir insanın bütün ihtiyaçlarının verilmesi, muhaldir. Çünkü böyle bir şey kâinatın nizam ve hikmetine uymaz.)

 

"Muhali veya muhal gibi şeyleri veya kâinatın nizam ve hikmetine uymayan işleri istemek, olmaz." "Hem de duanın edebine ve duanın ruhu olan ubudiyet haletine uymaz."

 

"Sınırsız sayıda bir şeyler istemek haddi aşmaktır. Meğer bu gibi kelimeler ile kesret, (çokluğu) niyet etse; o müstesna.. Fakat her zaman böyle bir niyet bulunamadığından, öyle bir dua niyaz değil de olsa olsa, naz olur." (Osmanlıca Asar-ı Bediiyye, Lemeat)

 

Son Bir Not

 

Cehennem, günahkârlar ve eksiklikleri çok olan insanlar için bir telafi ve tedavi merkezi olduğu gibi; cennet de güzelliğin, sanatın, sohbetin, ailevî bağların yaşandığı bir ortamdır. Kelime olarak yeşilliklerin bol olduğu yer demektir. O kadar bol ki; her şeyi örtüveriyor. Cennet kelime olarak örtü demektir. Cenin de bu kökten gelir. Çünkü ana karnında üç ambalaj içinde örtülüdür. Cinnet de aklın kapanması demektir. Yine örtünme ve kapanma manası açısından bu kelime o manada kullanılmıştır..

 

Huri; ceylangözlü, güzel, feminen, dişil varlık demektir. Güzelliğin, sanatın, paylaşmanın ve sohbetin sembolü olarak anlatılmıştır. Kur'anda bu kavramın sekste kullanıldığına dair, her hangi bir kayıt yoktur.

 

 

Bu nokta ile ilgili olan Rahman Suresi, 56. ayetin müfessirlerce tercih edilen manası şöyledir:

 

" Allah'ın huzurunda hesap vermekten korkanlar için iki cennet vardır.. O iki cennette nice fenler ve sanatlar vardır. Orada sürekli akan iki kaynak vardır. Orada her çeşit meyveden iki çeşit vardır. Oranın mobilyalarına rahatça yaslanılır. O mobilyaların kumaşı ipektendir. Meyve ağaçlarının dalları evlerin içine girecek kadar yakındırlar. Orada gözleri dışarıda olmayan eşler vardır. O eşler ki; cennettekilerden önce hiçbir insan ve cin onlara dokunmuş, değildir." (55. Sure; 48-56)

 

Birinci mana olarak dokunmak ve kapamak demek olan tams kelimesi, dolaylı yani mecazen zifaf manasına gelir. Fakat bu mana cennetin yapısına uygun değildir. Çünkü cennette kan akıtmak ve acı vermek gibi dünyevî sorunlar ve sıkıntılar yoktur.

 

Nitekim bazıları bu ayetten cennetteki huriler, dünyadaki kadınlar cinsinden değildir, diye anlamışlar ki 48-55. ayetler, bu manayı açıkça destekliyor. Bediüzzaman, bu nokta için 28. Sözde şöyle diyor:

 

"İnsan cennette bire bir milyon tarzda çoğalacak, yani bir kişi olduğu halde bir anda bir milyon yerde bulunabilecek. Ve her yerde ona kendisine sohbet arkadaşı olarak bir huri verilecektir. Hurilerin çokluğu ile ilgili rivayetlerin manası budur.." diyerek insanların bu konudaki yanlış anlayışlarını düzeltiyor. (28. Söz'ün son paragrafı)

 

****

Bir Ek:  

Peygamberler ve Kadın

 

Peygamberlerin kadın hakikati ile alakaları hem çok geniştir, hem çok renklidir. Başlı başına bir kitap ister. Biz burada sadece beş-altı hatırlatma yapacağız, geniş izahı, siyer kitaplarına, fıkıh kitaplarına ve kutsal kitaplara yönlendireceğiz.

 

Hemen hatırlatalım ki; Çin'in gerçek dini olan Taoizm'de kadın, karanlığı, 1 rakamına karşı sıfır gerçeğini, dişiliği, sonsuzluğu, edilgenliği temsil eder. Taoizm'de Allah, hem Yang hem Yin'dir. Ayrım yoktur. İslam'da da buna benzer bir anlayış var. Allah, soyut ve ilim olarak Yang'tır; Rahman ve somut olarak Yin'dir. Her erkek beden ve somut olarak Havva'dır, kaburgadır.. Her kadın da ruh, kişilik ve inanç olarak âdem'dir. Onun için İslam dünyasında feminizm hareketi nerede ise Batı'dan daha fazla olmuştur. Biz Orta Doğulu insanlar, dünyanın diğer yörelerini tam bilmediğimiz için yalnızca Orta Doğu'nun üç semavi peygamberinin kadınlarla ilişkilerini kısaca anlatacağız:

 

a) Hazret-i Musa... Musa kelime olarak yasa ve şeriat demektir. Yasada kadın erkek eşittir. Ve Yahudilik din olarak ataerkil ise de medeniyet ve millet olarak anaerkildirler, nesillerini anadan devam ettirirler. Ki İslam'da da Ehl-i Beyt nesli daha çok böyle gelmiştir. Hz. Musa Tevrat'a göre iki hanım aldı. Biri beyaz, diğeri siyah... (Sayılar, 12/1-3)

 

Musa, yasa olarak beyaza düzen verdi. Fakat zenciye veremedi. Yani yedi bin yıllık medeniyet tarihinde din, beyazlara düzen verirken siyahlara verememiştir. Demek dinî meseleler evrensel ve çağlar üstüdür. Bireysel tarihî olaylar değildir. Musa (şeriat) Yetru' (Şuayb) peygamberin kızını (tarikat kültürünü) aldı, onunla evlendi; onu bir din ve gelenek haline getirdi.

 

 

Bu izahtan, siyah insan genetik olarak eksiktir gibi yanlış bir bilgi çıkartılmamalı. Çünkü ilk insanların tamamı siyah idi. Çünkü homosapiens denilen nesil, Afrika'da ortaya çıkmış idi. Siyah insanın, DNA olarak ve yetenek olarak beyaz insandan hiçbir eksiğinin ve hiçbir farklılığının olmadığı, bugün biyolojik olarak bilinen bir gerçekliktir. Siyah insanın DNA'sı beyaz insanın DNA'sı ile aynıdır. Binde birlik bireysel farklar dışında herhangi bir fark yoktur. Bu bireysel farklılıklar beyaz insanlar arasında da vardır.

 

Öyle ise beyaz insan ile siyah insan arasındaki bu bariz ve geçmişte gözlemlenen fark neye dayanıyor, diye sorulabilir. İşte bunun ilmî cevabı, yani bu farkın nedenselliğini açıklayan bilgi şudur:

 

Afrika'daki ilk insanların çoğu, değişik sebeplerden dolayı soğuk memleketlere göç etmek zorunda kaldılar. Zamanla derileri, güneşten daha çok D vitamini almak için inceldi;  deriye renk veren hücreler mutasyon geçirdi. Dolayısıyla derilerinin rengi beyaza döndü. Bu durum, kuzeye doğru gittikçe artıyor. Çünkü kuzeye gittikçe güneş ışınları zayıflıyor.

 

Bu göçlerin getirdiği renk değişikliği yanında, göç eden insanlarda sosyolojik ve psikolojik iki değişiklik daha gerçekleşmiştir. Şöyle ki:

 

Soğuk memleketlerdeki insanlar, mecburen bir medeniyet kurmuşlardır. Medeniyet ise sosyolojik etkileşimleri netice vermiştir. Bu ise başta alfabeler olmak üzere birçok kavramın ve soyut algının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. İnsanlık vahye ve dine muhatap olabilecek bir seviyeye çıkmıştır. Din ve peygamberler, özellikle maddî kalkınmada ve ruhanî gelişmede insanlığı zirveye çıkarmışlardır.

 

Siyah insanlarda ise, ilk devirlerde medeniyet, dil ve soyut algı tam olmadığından din (Musa) onlarda verimli olamamıştır. Çok ilginçtir ki: Musa siyahî bir kadın ile evlendiğinde kendisi bu durumdan şikâyetçi değildir. Musa'nın kardeşleri olan ve arketip olarak maneviyatı temsil eden Harun ve medeniyeti temsil eden Meryem, Musa'nın bu evliliğine itiraz ediyorlar. Rab (insanlığı geliştiren Allah) sadece Musa ile konuşmadı. Bizim ile de konuştu, diyorlar.

 

Tevrat'ın bu kısa ve mucizevî izahlarından anlaşılıyor ki; şeriat ve hukuk (Musa) bir peygamberlik ve misyon olduğu gibi medeniyet de, ruhanilik (tarikat) de, tıp da, siyaset ve iktidar da birer misyon ve peygamberliktirler. Tevratta kısaca değinilen bu hakikat, Kur'andan ve İncilden de açıkça anlaşılıyor. Bu konuda bir kitabım ve beş-altı makalem var.

 

Demek insanlık, eğer peygamberleri bireysel, tarihî bir olgu olarak değil de bir misyon olarak kabul ederse; dindarlar, medeniyet, tıp ve fen bilimleri gibi diğer misyonları bir peygamberlik olarak görürse; laik kesim, bu misyonların en büyüğü olan (Musa'yı, dini ve kutsal hukuku) kabul edip dindarlaşırsa işte o zaman, yeryüzünde yüzde yüz rububiyet yani her yönden gelişmişlik gerçekleşmiş olur.

 

b) Hazret-i İsa ise, saf ruhu ve saf maneviyatı ve vahyi temsil ettiğinden, onun kadınlarla ilişkisi olmadı. Fakat onun has havarisi Petros, evli idi. İsa ona, Kilisemi senin kayan üstünde bina edeceğim, dedi. Petros kelime olarak kaya demektir. Onun asıl ismi, Simon'dur; bu da aydınlık demektir. (1)Petros yıllar geçti, Avrupa'ya gitti. Avrupa, maddi (dişil) olarak bir kilise oldu; orada ilimler ve aydınlanma doğdu. Hz. İsa'nın sözü gerçekleşti. Fakat Petros'un kayınvalidesi sıtmalı idi. Evet, Avrupa'nın arkagücü olan maddi zenginlik ve materyalizm, sıtmalı ve yakıcı bir sistemdir. Ayrıca İsa'nın, daha önce fahişe olan, sonra havari olacak derecede maneviyatta yükselen Mecdelli Meryem ile de gönül bağı vardı. Sakın bu deyimleri tarihî, kişisel şeyler sanmayın. Çünkü bu ilişkinin evrensel manası şudur:

 

Din, özellikle İsevilik, fahişe (düzensiz) Avrupa'yı havari yaptı. Avrupa, Mecdelli (mücadele ve rekabet alanı) Meryem oldu; iki bin yıldır, İsa ile evlidir. Havariler ona, ya Üstad, kadın (madde, dişilik) melekûta geçemez, deyince, İsa öyle ise, ?Biz, onu Âdem (ruh, kültür, maneviyat) yaparız' dedi. Demek eğer İsa'nın manası dirilse, rekabet pazarı olan Avrupa'yı Âdem yapabilse, Meryem (insanlık) melekûta geçer, dünyada dahi cennet hayatını yaşar. (Matta İncili, 16. Baba yazdığım şerhe bakabilirsiniz.)

 

İsa kelime olarak meni suyu, ruh ve mantık (logos) demektir ki; o bütün varlığı canlandırdığı; ona güç ve dayanak olduğu için; artık zahirî bir kadınla evlenmesinin bir anlamı ve realitesi kalmamıştır. Demek onun hakkındaki bütün dedikodular, onun evrensel kişiliğinin ve özünün bilinmeyişindendir. Kiliseler de onun bu evrensel yönünü bilmedikleri için, ortalığı sis-duman alıyor. Arada prim yapan ise, maddeden başka bir değer bilmeyen materyalistler oluyor. Neticede Bediüzzaman'ın küfr-ü mutlak dediği materyalizm kazanıyor.

 

c) Hz. Muhammed.. O, Musa'nın şeriatını ve İsa'nın ruhaniyetini birleştirdiği için, son peygamber oldu, dünyaya dengeyi getirdi. Fakat onun bu misyonunun yerine gelmesi için Ali, Ebu Zerr, Ebu Derda ve Selman gibi güçlü erkek talebeler ile beraber,  farklı kabilelerden aldığı ve kendine eş yaptığı dokuz kadına ihtiyaç vardı. Yani onun hanımları, onun öğrencileri ve misyon arkadaşları idi. Fakat işlerin doğal yürümesi için nikah gibi doğal bağlar gerekliydi. Onun beşer ve insan olarak yani vejetatif ve şehvet olarak sadece 1,5 eşi vardı: Hicretten önce ölen ve feminen Hatice ile Mısır'dan gelen asil, ama köle Mariye...

 

Özetlersek: O, Ahmed olarak İsa gibi, Benim kadınlara ihtiyacım yoktur, dedi ve Muhammed olarak, Musa gibi bütün insanlığın yükünü çekti, tam bir rehber ve örnek oldu. Yeryüzüne yeni bir medeniyet ve yeni bir Mısır getirdi. Medeniyet ve Medine; yumuşak, düzenli hukukun egemen olduğu şehir ve hayat alanı demektir. Eskiden dünyada sadece Mısır ülkesi böyle olduğundan o bölgeye Mısır denilmiştir. Mısır bitkisine de bu ismin verilmesi, onun besleyici ve düzenli olmasındandır. İşte eğer Hz. Muhammed'in Musa ve İsa kişiliğiyle neyi getirdiğini görmek isterseniz, Nur suresinin tefsirini okuyun; göreceksiniz ki, gerçek nur ve aydınlık, gerçek manada kadın hakları, düzen ve saygı sistemi ancak Muhammed ile gelmiştir. (a.s.m.)

 

                                                                                                                         Bahaeddin Sağlam

3. 6. 2013


(1) İncillerin dipnotunda Simon kelimesinin, işitti manasına gelen semea kökünden geliyor diye yazılıdır. Fakat bu doğru değildir. Kelimenin eski İbranice ve Arapçadaki telaffuzu Şem'undur. Bu da aydınlık ve mum demektir. Batı dillerinde Ş harfi olmadığı için, kelime Simon olarak okunmuştur. Şamua kâğıt ve şampiyon kelimeleri bu kökten gelir. Şampiyon kişi meşaleyi taşıdığı için bu ismi almıştır.



YORUM YAZ
BU HABER İÇİN HENÜZ YORUM EKLENMEMİŞTİR.
 Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları, okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan Araştırmacı Yazarlar hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
DİĞER Bahaeddin SAĞLAM HABERLERİ
ÖZEL RÖPORTAJ
CEMALEDDİN HOCANIN ARDINDAN..
CEMALEDDİN HOCANIN ARDINDAN..
Bizler Cemalettin Bal Hocamızın muvahhid bir mümin; Kur'an Hizmetkarı bir müftü olduğuna aynel-yakin şahidiz. Kur'an talebelerine verdiği önem, inşa ettirdiği Hafızlık Kurslarının işleriyle bizatihi ilgilenmesi, personelinin derdinde sıkıntısında varıyla yoğuyla koşan,kendisiyle uğraşan ona iftira edenlere dahi beddua etmeyen yine onları dualarıyla uğurlayan bir hocamız olduğuna şahidiz.
 
YAZARLARIMIZ
Y
Metin ALKAN
EVLAT ANA BABA HUKUKUNA RİAYET ETMELİDİR..
Y
Mehmet GÖÇMEZ
ANMAK MI ANLAMAK MI
Y
SERDAR BOZDOĞAN
TARİH BİZİ ÇAĞIRIYOR BİZDE TARİHE YENİDEN ÇAĞ AÇTIRIYORUZ
Y
Nurcan CANKORU
GİZLİ SIRLAR
Y
Pınar SÖNMEZ
AŞK BİR NOKTA
Y
Hatice BAŞKAN
KADINSIN
Y
Fatmanur KUŞ
SU GİBİ AZİZ OL EVLADIM
Y
Duygu Gürses DİKEN
MALINI BAĞIŞLAYAN ELBETTE KURTULUŞA ERMİŞTİR..
Y
Zeynep DEMİR
önce sela, sonra adın okunur minarelerden.
Y
Ayhan KÜFLÜOĞLU
Eşyayı gösteren Rabbimiz’in varlığı, o eşyadan daha zahir ve kesin
Y
Nur KABADAYI
Umut Ederek Yaşamak
Y
Büşra ŞENTÜRK
Sen Kaderim Misin
Y
Büşra Nur GECE
Mabede İsmet; Meryem'e Betül Sıfatı Yakışır...
Y
Merve DİKİCİ
TEVEKKÜL KIL
Y
Ebru ATA
KIYIYA İNSANLIK VURDU
Y
Mustafa KAYALI
ZAMAN VE MEKÂNDA KIBLEMİZ
Y
Türker ELMAS
NUR ve HAKİKAT AVCILIĞI
Y
Nagihan ZENGİN
Ademiyetten Kemaliyete İrfan Yolculuğu
Y
Öznur MACİT
bir b/akış bir yürüyüş (04,05,14 Eskici dergi yayınlandı)
 
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
TANK PALETİ FABRİKASI GERÇEĞİ CAĞALOĞLU KOMİTESİ NİYET OKUMA MAHARETİ HADDİNDEN TECAVÜZ EDENİN HADDİNİ BİLDİRMEK
 
KONUK YAZARLARIMIZ
K
İsmail GENÇ
İnsanız ve İnsanlığı Özlüyoruz
K
Emrah POLAT
Vahametlerle İmtihan ve Müracaat
K
Mehmed ESMER
Kubbetüs Sahra'yı tanıyacağız
K
Elif NİSA
Gerçekten İnsan Azar
K
Elif MUSLUOĞLU
Cemâli Bâ Kemâle Seyredelim
K
Fikriye AYYILDIZ
GAFLET
K
Merve YAĞMUR
ÖLMEDEN ÖNCE ÖLÜNÜZ
K
Fuat TÜRKER
Münafıklar Kavramıyorlar!
K
Hüray BOZBIYIK
TESETTÜRÜN VERDİĞİ HUZUR
 
VİDEO GALERİ
 
E-POSTA LİSTESİ
 
FOTO GALERİ
 
EN ÇOK TIKLANANLAR
 
ANKET

Web Sitemize Nasıl Ilaştınız?




 

Sitemizde yayınlanan haberlerde basın ahlakına, hukuk ilkelerine, insan hak ve özgürlüklerine bağlı kalacağımıza söz veririz. Yazarlarımızın yazılarıyla ilgili her türlü sorumluluk kendilerine aittir. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz.

Adres : Sizde Araştırmacı Yazarlara Katılabilir Çalışmalarınızı Yayınlatabilirsiniz! arastirmaciyazarlar@gmail.com a Ad Soyad ve Yazar Resminizle birlikte gönderin değerlendirelim